
Ruhun labirentlerinde dolaşan bir psikolog ve kelimelerin gizemini çözmeye çalışan bir yazar… Melih Yıldız, edebiyatla psikolojiyi aynı masaya yatırdığı Aklın Uçurumunda eseriyle tanınan isimlerden. Onunla travmadan yaratıcılığa, çocuk edebiyatının inceliklerinden yayıncılığın geleceğine ve toplumsal vicdana kadar uzanan bir söyleşi gerçekleştirdim…
Bir psikolog gözüyle edebiyat dünyasına bakmak, karakter tahlilleri oluştururken size ne gibi avantajlar sağlıyor?
Psikolog olmanın en baş kuralı karışınızdaki insana karşı empati geliştirmeniz gerekiyor; insanı olduğu gibi kabul etmeniz gerekiyor. Düşünsenize bir katili bile bu davranışa iten sebepleri araştırmaya çalışıyorsunuz. Toplumun kesinlikle kabul etmeyeceği olaylarda dahi bu olaya sebep olan insanı anlamaya çalışıyorsunuz. Hâl böyle olunca kitaplardaki karakterlere de bu gözle bakıyorsunuz. Onların dünyalarına daha derin bir gözle bakabiliyorsunuz. Belki de yazarın anlatmak istediği alt metni daha iyi kavrıyorsunuz.
Türk Edebiyatı’na damga vurmuş; Sabahattin Ali, Nâzım Hikmet, Peyami Safa, Ahmet Haşim’in yanı sıra ressam Fikret Mualla ve Psikiyatr Mazhar Osman, Fotoğraf Sanatçısı Ara Güler gibi isimlerin az bilinen psikolojik yönlerini “Aklın Uçurumunda – Psikoloji Dünyasından İzler” adlı kitabınızda ele alıyorsunuz. Böyle bir kitabı yazma fikri nasıl ortaya çıktı?
Psikolog olmam, yazmış olduğum kitabın temasıyla ilgili ben de bir farkındalık oluşturdu. Üniversite’de psikoloji eğitimi alırken, “Psikoloji Tarihi” adlı bir dersimiz vardı. Bu derste psikoloji tarihine yön vermiş önemli çalışmalar, deneyler, kuramlar anlatıldığı gibi ruh sağlığı alanında çalışmalar yapmış birbirinden kıymetli bilim insanlarının da hikayelerine yer verilmişti. Ancak “Psikoloji Tarihi” adlı kitabımızda herhangi bir Türk bilim insanının ismi yer almıyordu. Hocamız kendi notları ile bize sınırlı sayıda bilgiler verdi. Bu durum da açıkçası beni üzdü… Böylece araştırmalar yapmaya yöneldim. Ben de bizim bilim insanlarımızın hikâyelerini yazmalıydım! Psikoloji tarihiyle ve ülkemizde ruh sağlığı alanında çalışmış insanların biyografileriyle ilgili kitaplar okudum, bilimsel çalışmaları takip ettim; sahafları ve müzayedeleri dolaşarak çeşitli belgeler ve efemeralar topladım. Bu sebeple yolu bir şekilde psikoloji dünyasıyla kesişmiş, bilimde, sanatta, edebiyatta önemli yerlere gelmiş ve topluma yön vermiş kişilerin de hikayelerini araştırdım. Bu gerçek hikâyeleri öyküsel bir dille kaleme aldım. Böylece “Aklın Uçurumunda” okurlarıyla buluştu. Kitaba adını Şair Yazar Kadir Aydemir verdi.
Travma ve yaratıcılık ilişkisi konusunda ne düşünüyorsunuz? Kitaptaki figürler size göre “acıdan sanat doğar” tezini doğruluyor mu, yoksa bu ilişki daha karmaşık mı? Her travma yetenek doğurur mu?
Ben bu teze katılmıyorum, bilimsel olarak da ispatlanmış bir şey değil. Bu kişiler travmalarını yaşamasalar da sanatçı olabilirlerdi ve başarılı da olurlardı. Şimdi travmatik bir hayatı olmamış olan daha çok sayıda başarılı sanatçılar var. O zaman bu durum da “acıdan sanat doğar” tezi çürüyor. Eğer böyle olsaydı benim kitabım çok çok kalın olurdu, Türkiye’deki tüm sanatçıları kitaba koymak zorunda kalırdım. Ancak yaşadıkları travma belki bazı eserlerini beslemiş olabilir; otobiyografik eserleri…
Aklın Uçurumunda’da yer veremediğiniz, incelemeyi düşündüğünüz başka edebiyatçı/sanatçı portreleri var mı? Kısacası kitabın devamı okuyucuyla buluşacak mı?
Bu konuya eğildiğim için artık algıda seçiciliğim oluştu. Yine yolu bir şekilde psikoloji dünyasından geçmiş kişilerin hikâyelerine denk geldiğimde onlar hakkında detaylıca araştırmalar yapmak istiyorum. Okumalar yapıyorum, efemeralar için müzayedeleri takip ediyorum. Ama yine bu kitabın devamını yazacak mıyım bilmiyorum. Bildiğim bir şey varsa sadece bu konuları yazan bir yazar olarak anılmak istemem. Zaten yeni çıkacak olan kitabımın konusu bambaşka… Ancak yine bu konuda bir kitap yazacaksam kafamda yabancı yazarların hikâyeleri dolaşıyor. Bu sefer Türklerin değil de farklı milletten sanatçıların ve bilim insanlarının hikâyelerini okurlarla buluşturacağım.
Kendinizi üç kelimeyle nasıl tanımlarsınız? Olmazsa, olmazınız var mıdır?
Doğrucu, aksi, duygusal. Olmazsa olmazım da vicdandır. İnsanların en büyük mahkemeleri vicdandır. Vicdanlı insanlarla bir arada olmak isterim, eğer bu olmazsa o insanlardan uzak dururum.
“Konuşan Oyuncaklar” ve “Kuzey ve Damla’nın Şampiyonluk Macerası” gibi çocuk kitapları yazdınız. Psikolog kimliğinizle çocuk edebiyatına yaklaşımınız nedir? Çocukların zihinsel gelişiminde edebiyatın rolünü nasıl değerlendiriyorsunuz?
Kitap okuyan aileler ve onların yetiştirdikleri çocukların toplumumuzda olması çok önemli. Kitap okuyan insanların çok olduğu bir toplumdaki insanlar dünyaya güzel gözle bakarlar. Hayvanları, ağaçları, insanları severler. En önemli empati duyguları gelişir. İşte bu empati duygusunu geliştirecek en önemli aracın da sanat ve edebiyat olduğunu düşünüyorum. “Konuşan Oyuncaklar” adlı kitabım Masal Müzesi’nde geçiyor, çocuklara müze bilincini aşılıyor. Müze gezen çocukların da hayal dünyaları çok gelişiyor, kültürel alt yapıları çok kuvvetli oluyor. Haliyle farkındalık sahibi bireyler olarak yetişiyorlar. “Kuzey ve Damla’nın Şampiyonluk Macerası”nda Trabzonspor’un şampiyonluk serüvenini anlatıyorum. Ama burada da farklı renklere gönül vermiş çocukları bir arada anlatıyorum. Onların empati duygularını geliştirmek istiyorum, insanların farklı renklere gönül verebileceklerini ama bir arada yaşayabileceğimiz farkındalığını çocuklara anlatmak istiyorum. Bu örneklerde de olduğu gibi nitelikli çocuk edebiyatı eserlerinde farkındalığı ve empati duygusu güçlü çocuklar yetişiyorlar. Yaşamımızın da en önemli gayesi bu değil mi? Böyle toplumlarda güvenlik endişesi olmuyor; bilimde de sanatta da başarılı oluyorlar. Edebiyatın ve sanatın böyle güçlü bir rolü var.
Yetişkinlere ve edebiyat eleştirilerine yönelik metinler yazmak ile çocuk dünyasına seslenmek arasındaki temel fark nedir?
Çocukların hayal dünyası çok geniş. Haliyle bu dünyanın içinde çocuk gibi düşünerek onlara seslenmek gerekiyor. Yetişkin edebiyatında böyle bir şey yok! Ve çocuklara bir şeyler yazarken sanki hasır bilezik örüyormuşsunuz gibi çok hassas ve dikkatli olmanız gerekiyor. Çünkü yazacağınız her kelime onların belki de hayatını etkileyecek. Düşünsenize soyut işlem dönemine geçmemiş bir yaş grubu için soyut hikâyeler anlatıyorsunuz. Onlara psikolojik anlamda çok zarar verirsiniz. Belki de onların ruhsal dünyasında ciddi hasarlar bırakabilirsiniz. Bence en temel fark çocukların dünyasına girip onlar gibi düşünerek onların sağlıklı bireyler olarak yetişmelerine önemli bir katkıda bulunabilmek için hassas davranmak gerektiğidir. Çocuk gerçeğine hâkim olmaktır. Ama yetişkin edebiyatında böyle bir şey yok. Okur zaten okumak istemediği metni bir süre sonra elinden bırakabilir. Ancak buna ek olarak bir şey söylemek istiyorum. Özellikle kişisel gelişim kitaplarına çok dikkat edilmeli, eğer alanda uzman olmayan bir kişi kişisel gelişim kitabı yazmışsa o kitaptan uzak durulmalı. Düşünsenize depresyondaki bir kişinin okumaması gerektiği şeyleri bazen bu tarz kitaplarda okuyabiliyor. Hiç unutmam, bir kişisel gelişim kitabında şu cümle yazıyordu: “Eğer hayalleriniz yoksa yaşamanızın bir anlamı yok!” Böyle bir cümleyi sağlıklı bir insana bile söyleyemezsiniz.
Basılı dergiciliğin dijitalleşen dünyada ayakta kalma mücadelesi verdiği bir dönemdeyiz. Sizin hem matbu hem dijital mecralarda deneyiminiz var. Dergiciliğin ve edebiyat yayıncılığının geleceğini nerede görüyorsunuz?
Bence yayıncılık dünyası korktuğumuz gibi kötüye gitmiyor. Okuru yakalayan yayınevlerinin kitapları okunuyor. Yayınevleri çağı yakalamak zorundadırlar. Bir kitap hem dijital hem sesli hem de matbu olarak okurla pek kolay bir şekilde okurla buluşturulabilir. Mesela İstanbul’da yaşayan insanlar saatlerce trafikte kalıyorlar, araç kullananlarsa saatlerce yolu takip etmek zorundalar; haliyle bu insanlara sesli kitapları ulaştırmak çok önemli. Direksiyonda kitabı ellerine alıp okumayacaklarına göre okumak istedikleri kitabı sesli olarak dinleyebilirler. E-kitaplara gelecek olursak yeni kuşak artık her şeyini dijitalde hallediyor. Bilgisayarlarıyla ders çalışıyorlar, ödevlerini bilgisayarda hazırlıyorlar. Haliyle bu kuşak e-kitap okumakta zorlanmıyor, hatta e-kitabı daha fazla tercih ediyorlar. Yani yayınevleri de çağı yakalayıp bir kitabı sesli, matbu ve e-kitap olarak okurla buluşturmalı. Teknolojik gelişmelere uzak kalmak neredeyse imkânsız. Kitaba kim ne şekilde ulaşmak istiyorsa o şekilde ulaşsın. Ama benim tercihimi soracak olursanız, ben kitabın kokusunu duyup kitabı elime alarak altını çize çize okumayı seviyorum.
Şu an üzerinde çalıştığınız bir kitap var mı? Okurlarınızı yine psikoloji-edebiyat türünde bir inceleme mi, yoksa tamamen kurgusal bir öykü/roman çalışması mı bekliyor?
Evet var. Şu anda yakın bir zamanda okuyucuyla buluşacak olan bir kitabımın son düzeltilerini yapıyorum. Andersen, Hemingway, Agatha Christie gibi dünyanın tanıdığı yazarların ülkemizi ziyaretleri sırasında yaşamış oldukları anılarını kaleme alıyorum. Bu anıları da tıpkı Aklın Uçurumunda’ki anılar gibi hikâyeleştiriyorum. Okurun seveceğine ve bu hikâyelerin geçtiği kentlerimize mekânla artık farklı bir gözle bakacağına inanıyorum. Bu kitabın yayınlanmasından sonra konusu belli olan bir roman üzerinde çalışacağım.
Klasikleşen bir sorum var onu size de sormak istiyorum. Elinizde sihirli bir değnek olsaydı dünyada ya da hayatınızda neyi değiştirmek isterdiniz?
Dünyadaki diğer insanlara bakınca ben hayatımdan mutluyum. Ancak dünyada değiştirmek istediğim şeyler tabii ki var. Bir kere artık insanların ahlaki değerleri çok çok değişti. İnsanlar artık benmerkezci yaşıyorlar. Kendi çıkarlarına göre ilişki kuruyorlar, sadece işleri yolunda gitsin ama ne olursa olsun diyebiliyorlar; maalesef günümüz insanı adaleti bile kendine göre yorumluyor. Halbuki doğru ve yanlış tektir, olayları da buna göre yorumlayıp, çıkarımda bulunmalıyız. Benim inandığım değerlere uygun ve benim çıkarlarıma hizmet ediyorsa yanlış bile doğrudur anlayışından uzaklaşmalıyız. Üzülerek belirtmeliyim ki günümüz insanı çok bencil ve sadece kendi çıkarlarına göre hareket ediyor. Ve ne acıdır ki bu toplumda artık normalleşmeye başladı. Haliyle elimde sihirli bir değnek olsa toplumların ahlaki değerlerini geliştirmeleri için o değneği kullanırdım. Böylece ne cinayet haberlerine uyanırdık, ne savaşlar olurdu, ne kadın cinayetlerinden söz ederdik, ne savaşlarda çocuklar ölürdü, ne haksız hukuksuz delilsiz insanlar tutsak edilirdi. Yani ahlaki değerlere göre hareket eden insanların yaşadığı bir dünya yaşanabilir olurdu. Tabii ki bu sözümden toplumun dayattığı ahlaki değerlerden bahsetmiyorum; insanı insan yapan ahlaki değerlerden bahsediyorum.
Yorum bırakın