Mürekkebin Gölgesinde, Sahnenin Işığında

By

Hem kelimelerle yeni dünyalar kuran bir romancı, hem de ekranda karakterlere ruh üfleyen bir oyuncu… Zindan ve Yasemin romanlarının yazarı, Sumud ve Uzak Şehir dizilerinin güçlü ismi Ahmet Özdaş, kendini üç kelimeyle tanımlıyor: azim, vicdan ve umut. Özdaş ile edebiyatın derinliklerinden oyunculuğun sahnesine, Doğu’nun hikâyelerinden insanın evrensel hallerine uzanan bir sohbet gerçekleştirdik.

Hem ekran önünde bedeninizle ve sesinizle var olan bir oyuncusunuz hem de masanızın başında kelimelerle dünyalar kuran bir yazar. Oyunculuk mu yazarlığı besliyor, yoksa yazarken kurduğunuz o derin kurgular mı sahnede karaktere can vermenizi kolaylaştırıyor?

Bence ikisi birbirini besleyen iki güçlü damar. Yazarlık bana insan ruhunun derinliklerine inmeyi, karakterlerin sessiz taraflarını keşfetmeyi öğretiyor. Oyunculuk ise yazdığım karakterlerin nefes almasını sağlıyor. Bir karakteri oynarken onun korkularını, umutlarını ve çelişkilerini daha yakından hissediyorum. Yazarken de oyuncu refleksiyle karakterlerin neyi söylediğini, neyi susturduğunu da görebiliyorum. Bu yüzden biri diğerinden üstün değil; Edebiyat ve oyunculuk, beni ben yapan iki temel değerdir.

Zindan romanınız için yaklaşık 10 yıllık bir araştırma ve 4,5 yıllık bir yazım sürecinden bahsediyorsunuz. Bir oyuncu olarak setlerin yoğun temposu ile bir yazarın ihtiyaç duyduğu o izole, uzun soluklu çalışma disiplinini hayatınızda nasıl dengelediniz?

Kolay olmadı. Setten döndüğüm günlerde bile notlar almaya devam ettim. Özellikle set olmadığı dönemlerde yazmaya yoğunlaştım. Yazmak benim için bir meslekten çok bir sorumluluktu. Yorulduğum zamanlar oldu ama hikâyenin bana yüklediği vicdani sorumluluk beni masaya tekrar oturttu. “Zindan’ı yazarken mürekkebime canımdan parçalar kattım, desem abartmış olmam.” Sanırım disiplin kadar inanç da bu sürecin en önemli parçasıydı.

Zindan romanınızda Batman’dan İstanbul’a uzanan, beyin cerrahı Mahir ile Asya’nın gerçek hayattan uyarlanmış hikâyesini anlatıyorsunuz. Gerçek bir hayat hikâyesini kurgulaştırırken sansür veya “gerçeğin ağırlığı altında ezilme” kaygısı yaşadınız mı? Adalet ve cezaevi temaları kitapta çok güçlü; bu tematik tercihlerin arka planında ne var?

Gerçek hayat her zaman kurgudan daha ağırdır. Ben de bu ağırlığı hissettim. Ancak amacım birebir bir hayatı anlatmak yerine, o hayatın taşıdığı insani duyguları görünür kılmaktı. Bu nedenle kurgu bana hem etik bir alan açtı hem de evrensel bir anlatı kurma fırsatı verdi. Adalet, vicdan ve özgürlük meselesi ise sadece cezaevleriyle ilgili olduğunu düşünmüyorum; insanın kendi içindeki hesaplaşmasının da bir parçası olduğuna inanıyorum. “Zindan” biraz da insanın kendi içindeki zindandan çıkma hikâyesidir.

İkinci romanınız Yasemin’de ise Fırat Karadağ, Dicle ve Yasemin karakterleri üzerinden “ihanet, menfaat ve masumiyetin sınanması” gibi sarsıcı konulara odaklanıyorsunuz. Doğu coğrafyasının sıcaklığını, insan ilişkilerini ve o adalet arayışını yazarken kendi köklerinizden ne ölçüde besleniyorsunuz?

Doğduğum ve büyüdüğüm coğrafya bana güçlü hikâyeler verdi. Oradaki insanlar acıyı da sevgiyi de derin yaşar. Dikkat ederseniz, Doğu’da halaylarda söylenen türküler çoğunlukla hasreti, ayrılığı, acıyı, kaybı ve hüznü anlatır. İnsanlar düğünlerinde bile bu türküleri söyler; çünkü sevinçle acı çoğu zaman yan yanadır. Bu yüzden halayda tutulan eller daha sıkı kenetlenir. Bu, büyük bir tesellidir. Atılan her adım ise sabrın, yaşanmışlıkların ve direncin ifadesidir. Biz acıyı inkâr etmeden, onunla yaşamayı öğrenerek büyüdük. Yazarken de gözlemlerimden, tanıklıklarımdan ve bu coğrafyanın ruhundan besleniyorum. Amacım, bu topraklardan doğan hikâyelerle insanlığın ortak duygularına dokunabilmek.

Ahmet Özdaş kendini en iyi hangi üç kelimeyle anlatabilir?

Azim, vicdan ve umut. Hayatta ne yaşarsam yaşayayım çalışmaktan vazgeçmem. İnsanı; dini, dili, ırkı ya da kimliği ne olursa olsun dinlemeye ve anlamaya gayret ederim. Umudumu ise hiçbir zaman kaybetmem.

TRT Tabii platformunda yayınlanan Sumud dizisinde Filistinli bir babayı, Süleyman karakterini canlandırdınız. Özellikle final bölümündeki duygu yüklü performansınız çok konuşuldu. Coğrafyanın can acıtan bu büyük dramını ve ailesini korumaya çalışan bir babanın çaresizliğini/direnişini ruhunuzda nasıl taşıdınız? Süleyman’a hazırlanırken en çok nerede zorlandınız?

Süleyman’ı oynarken bir karakterden çok bir babanın yüreğini taşımaya çalıştım. Filistin’de yaşanan acılar hepimizin vicdanına dokunuyor. Hazırlık sürecinde tanıklıkları, belgeselleri ve yaşanmış hikâyeleri inceledim. En zor tarafı ise evladını korumak isteyen ama elinden çok az şey gelen bir babanın çaresizliğini hissetmekti. O duyguyu gerçekten yaşamak kolay değildi ama elimden geldiğince samimi olmaya çalıştım.

Sumud’daki Süleyman’ın yanı sıra yakın dönemde Uzak Şehir dizisinde canlandırdığınız Remzi karakteriyle de dikkat çektiniz. Remzi gibi yerel dokusu güçlü karakterleri inşa ederken, kendi coğrafyanızı ve gözlemlerinizi heybenizden nasıl çıkardınız?

Ben insan gözlemlemeyi çok seviyorum. Çocukluğumdan beri çevremde gördüğüm insanların yürüyüşlerini, konuşmalarını, bakışlarını hafızama kaydederim. Remzi’yi oluştururken de o hafızadan faydalandım. Coğrafyamın insanlarını tanıyor olmak bana büyük avantaj sağladı. Ama yine de her karakteri yargılamadan anlamaya çalışırım. Çünkü oyuncunun görevi hüküm vermek değil, insanı anlatmaktır.

Kitaplarınızda “karanlıktan ışığa çıkış”, masumiyetin korunması ve haksızlığa öfke gibi ortak motifler var. Bunlar kişisel deneyimlerinizden mi, gözlemlerinizden mi yoksa genel insanlık hallerinden mi besleniyor?

Sanırım hepsinden biraz var. İnsan hayatı zaten acı ve umut arasında gidip geliyor. Ben de yaşadıklarımdan, tanıklıklarımdan ve toplumun içinde gördüğüm gerçeklerden besleniyorum. Ama yazarken kişisel hikâyelerin ötesine geçip herkesin kendinden bir parça bulabileceği evrensel bir duygu kurmaya çalışıyorum.

Şu an masanızda üzerinde çalıştığınız yeni bir kitap taslağı ya da ufukta netleşen yeni bir dizi/film projesi var mı?

Şu sıralar yeni hikâyeler üzerinde çalışıyorum. Yazmaya devam ediyorum ve beni heyecanlandıran bazı proje görüşmelerim de var. Henüz netleşmeyen çalışmalar olduğu için ayrıntı vermek istemem ama yeni çekimlerini bitirdiğimiz Recep İvedik 8 serisini çektik yakın zamanda yayınlanacak. Edebiyat ve oyunculukla ilgili üretmeye devam edeceğim.

Elinizde sihirli bir değnek olsaydı dünyada ya da hayatınızda neyi değiştirmek isterdiniz?

Dünyada hiçbir çocuğun savaşın, açlığın ve adaletsizliğin gölgesinde büyümediği bir hayat isterdim. İnsanların birbirini kimliğiyle değil, insanlığıyla gördüğü bir dünya en büyük dileğim olurdu. Hayatımda ise değiştirmek istediğim şeylerden çok, daha fazla fayda üretebileceğim fırsatların çoğalmasını isterdim. Çünkü inanıyorum ki sanat, insanı iyileştiren ve birbirine yaklaştıran en güçlü köprülerden biridir.

Son olarak, “Zindan” ve “Yasemin” romanlarınızdan okurlarınız için birer söz paylaşır mısınız?

 Elbette. “Zindan” romanımda geçen şu cümle, kitabın ruhunu en iyi yansıtan sözlerden biridir:  “Masumiyetin kokusunu karanlık duvarlar taşıyamaz.”

 “Yasemin” romanımda ise aile kavramını şu sözle özetliyorum: “Aile her şeydir. İhanet varsa, hiçbir şey.”

Posted In ,

Yorum bırakın