
Bazı yazarlar vardır; kelimeleriyle binaların, odaların ve insanların içine sızar, oradaki en sessiz kırılmaları duyar. Nihan Feyza Lezgioğlu tam da böyle bir anlatıcı. Hukuk kürsülerinden edebiyat sahnesine taşıdığı keskin gözlem yeteneğini, Kaz Ayağı’ndan sonra ikinci kitabı Çatlaklar Eşikler Avuntular ile daha geniş bir zamana ve mekâna yaydı. Hak, adalet ve suç gibi kavramların gölgesinden sıyrılıp insanın en yalın, en kırılgan hallerine odaklanan yazar ile öykünün zamanı, mekanları ve hayatın kaçınılmaz avuntuları üzerine konuştuk.
İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi gibi köklü bir okuldan mezun olup bir süre avukatlık yaptıktan sonra tam zamanlı yazarlığa geçiş yaptınız. Hukuk pratiklerinin, insan doğasının en karanlık ve en kırılgan anlarına tanıklık etme yönü yadsınamaz. Avukatlık yıllarında karşılaştığınız insan portreleri ve “hak, adalet, suç, vicdan” gibi kavramlar, öykülerinizdeki karakterlerin inşasını nasıl etkiledi?
Aslında daha fakülte yıllarında şekillenmeye başlamıştı zihnim. On sekiz yaşındaki bir idealist genç için hukuk fakültesi olağanüstü bir kaynak. “Hak, adalet, suç, ceza, vicdan” gibi kavramlar üzerinde düşünmeye başlıyorsunuz, dünyayı herkes için daha iyi, yaşanılır bir yere dönüştürme yönündeki sarsılmaz inancınızı besleyen birçok şey öğreniyorsunuz. Size Harikalar Diyarı vadedil(e)miyorsa da ona, çeşitli mekanizmalarla günden güne yaklaşılacağı umudu aşılanıyor. Bu umutla mezun olduğunuzda yine aynı heyecanla mesleğe başlıyorsunuz. Çok çeşitli insan portreleriyle, vakalarla karşılaşıyorsunuz ve aslında hiç de imkânsız olmayan “ideal dünya” fikrinin insan eliyle ne kadar uzağa fırlatılmış olduğunu görüyorsunuz. Hukuk fakültesi ve akabindeki avukatlık yılları, kavramlar değil de onları mümkün ya da imkânsız kılan insanlar üzerinde düşünmeye ve yazmaya yöneltti beni galiba. Onların zaafları, farklılıkları ve benzerlikleri, hayatla baş etme biçimlerini anlatma isteği uyandırdı bende.
İlk öykü kitabınız Kaz Ayağı, edebiyat dünyasında büyük bir ilgi görerek “2022’nin en iyi ilk kitapları” arasında yer aldı. Bu başarı sonraki yazma süreçlerinizde bir motivasyon mu yarattı, yoksa üzerinizde edebi bir omuz yükü/baskı hissettirdi mi?
Hayatta her şeyin iki yüzü var aslında. Dolayısıyla onun bir parçası olan, onu anlamak için kurduğumuz bu bir nevi oyun alanının da iki yüzü var. Sevilen, beğenilen bir metin yazmak hem şevklendiriyor sizi hem de bunun üstüne neler koyabilirim, daha iyi eserler için neler yapmak gerek sorularını doğuruyor. Bu, okurun beklentisiyle ilgili değil ama. Yazarın günden güne yetkinleşme isteğiyle alakalı.
Kitapta ev içlerindeki gelgitler, iç içe geçmiş insan ilişkileri, gündelik hayatın “puslu yüzü” ve yalın bir dille anlatılan kayıplar (gidenler, dönemeyenler, dolmayan boşluklar) öne çıkıyor. Bu temalar otobiyografik unsurlar taşıyor mu, yoksa gözlem ve kurgu ağırlıklı mı?
Otobiyografik unsurlar da vardır mutlaka ama ben daha ziyade gördüklerimi yazıyorum. Herkesin hayatta hemen hemen aynı şeylerle uğraştığını fark ediyorum çünkü. (Çok farklı olduklarını düşünüyordum bir zamanlar ama değilmiş.) Benzer şeyler hissediyor, benzer şeyler yaşıyor, benzer şeyler istiyoruz. Bu benzerlik, yazarken insanı bir analojiye de sevk ediyor. Başka insanları, onların dünyalarını tahmin etmeyi mümkün kılıyor. Böylece gözlemlediklerimi, kurgunun da yardımıyla metne dönüştürüyorum.
Nihan Feyza Lezgioğlu kendini en iyi hangi 3 kelime ile anlatabilir?
Sanatsever, realist, dingin.
İkinci kitabınızda okuru bu kez daha uzun bir öyküyle baş başa bırakıyorsunuz. Kısa öykünün o yoğun, anlık patlamalarından sonra uzun öykünün genişleyen zamanı ve mekânı içinde yazmak nasıl bir deneyimdi? Hikâyenin kendi hacmi mi sizi bu uzunluğa zorladı, yoksa bilinçli bir form arayışı mıydı?
O dönem, benzer konulu romanlar okumuştum. Üst üste gelmişlerdi tesadüfen. Hepsini sevmiştim de. Sonra ben de böyle bir metin yazmak istedim. Bilinçli bir tercihti yani, yazmaya başlarken biliyordum. İyi ki de denemişim; uzun metin çok keyifle yazılıyormuş.
Kitabın tanıtım metninde hayat için “Ağzımıza bir parmak bal çalmayı eksik etmeyen hayata hüzünlü bir övgü” ifadesi kullanılıyor. Sizin edebiyatınızda “hüzün” ve “avuntu” kavramları nerede duruyor? İnsan hep bir avuntunun peşinde midir?
Ben hayatın hüzünlü bir şey olduğunu düşünenlerdenim. Fakat -her zaman söylediğim gibi- o asla keder yüklü değil. Hiçbir zaman kopkoyu bir umutsuzluğa düşmemize izin vermez çünkü. Her an yenilenir ve bizleri de yeniler böylece; Güneş yükselir, ağaç yeşerir, rüzgâr eser, bebek doğar… Hepsi de “avuntu”dur bunların. “Avuntu” aranmaz; öylece oradadır, yanı başımızdadır. Ama onu/onları gör(ebil)mek de yine bize bağlıdır. İşte bu iç içe geçmiş “hüzün” ile “avuntu” kavramları hayatın çekirdeğini oluşturuyor bana göre. O nedenle, edebiyatımda da onları tam da olduğu gibi, birbirinden ayırmadan anlatmaya çalışıyorum.
Genel olarak, yazarak neyi “anlamlandırmak” istiyorsunuz? Edebiyat sizin için bir teselli mi, sorgulama mı, yoksa direnç mi?
Elimden geldiğince hayatı anlamlandırmak ve bunun için üretmek arzusundayım. Fakat anlamlandırmak bir anda olacak şey değil, bunu da biliyorum; o süreç içinde de saydıklarınızın hepsine ihtiyacımız var aslında. Edebiyat bazen sorgulama, kimileyin direnç, zaman zaman da teselli olarak çıkıyor benim karşıma. Bir nefes olduğu da muhakkak.
Ufukta yeni bir öykü kitabı mı var, yoksa bu uzun öykü deneyimi sizi bir romana mı hazırlıyor?
Bu kez yine bir uzun öykü veya roman yazma niyetim var ama zaman ne gösterir bilinmez tabii. Şimdilik çalışmaya devam ediyorum, diyeyim.
Klasikleşen bir sorum var onu size de sormak istiyorum. Elinizde sihirli bir değnek olsaydı dünyada ya da hayatınızda neyi değiştirmek isterdiniz?
Dünyamız için kullanılacak bir dilek hakkı maalesef yetersiz kalacaktır, o nedenle soruyu edebiyat veçhesinden cevaplamayı seçiyorum müsaadenizle: Yabancı dillerdeki eserlerin Türkçe çevirilerini okumak canımı sıkar hep. Sanatçının yazarken hangi kelimeyi tercih ettiği ya da etmediği aslında çok önemlidir çünkü. Hayat’ı yaşam’la bile karşılayamazken life’a ne diyeceğiz mesela? Bu sebeple, elimde bir sihirli değnek olsaydı her kitabı orijinal metninden okumayı, yazılanları o ana dile ve kültüre sahipmiş gibi anlamlandırabilmeyi isterdim herhâlde.
Yorum bırakın