
Disiplinin özgürlüğe dönüştüğü nadir yolculuklardan birinin mimarı: Musa Göçmen.
Askeri mızıkanın sert ritminden senfonik rock’ın özgür kanatlarına uzanan bir ruh. Barış Manço’nun hayalini senfoniye nakşeden, Metallica’nın öfkesini orkestranın renklerine boyayan, Frankenstein’ın yalnızlığını rock operaya dönüştüren yenilikçi şef.
Otuz beş yılın ardından hâlâ aynı ateşle yanan bir merak, bir inat ve bir neşe. Çünkü ona göre en büyük başarı, sahnedeki alkış değil; bir çocuğun yüreğinde uyandırılan o unutulmaz duygudur.
Musa Göçmen’le, müziğin hem disiplin hem isyan, hem vicdan hem cesaret olduğunu konuştuk…
Müziğe çok erken yaşta, Askeri Mızıka Okulu’nda başladınız. Çocuk yaşta alınan o yoğun askeri müzik geleneğinin ve hiyerarşik disiplinin, bugünkü çok sesli, özgür ruhlu ve kitleleri peşinden sürükleyen bir orkestra şefinin karakterindeki rolü nedir?
İnsanlar bana hep “Askeri okuldan çıkıp bu kadar özgür bir müzik nasıl yapıyorsunuz?” diye soruyor. Ben de hep aynı cevabı veriyorum. Özgürlük, disiplinin ödülüdür. Küçük yaşta öğrendiğim en büyük şey buydu. Sabahın köründe kalkıyorsunuz, saatlerce çalışıyorsunuz, aynı eseri yüzlerce kez tekrar ediyorsunuz… O günlerde bazen “Niye?” diye soruyorsunuz. Yıllar sonra sahnede cevabını alıyorsunuz. Çünkü bugün orkestrayı yönetirken kafam müziği düşünmüyor. Müziği hissediyor. O disiplin artık refleks olmuş durumda. Ve o sayede sahnede tamamen özgür olabiliyorum.
Barış Manço’nun Mirası ve “3. Yolculuk”: Nisan 2026’da AKM Türk Telekom Opera Salonu’nda gerçekleştirdiğiniz “Musa Göçmen Senforock – Barış Manço 3. Yolculuk” konseri büyük bir ilgiyle karşılandı. Barış Manço’nun müzikal vizyonunu senfonik bir disiplinle yeniden yorumlarken, onun o meşhur “doğu-batı sentezi” mirasını korumakla yepyeni bir sound inşa etmek arasındaki o hassas dengeyi nasıl kurdunuz?
Barış Manço benim için nostalji değil. Gelecek. Çünkü onun yaptığı müziğe dikkat edin… Anadolu var… Rock var… Progressive var… Senfoni var… Halk müziği var… Benim yıllardır peşinden koştuğum müzikal düsturumla bire bir örtüşüyor. Ben onun şarkılarını düzenlerken sürekli şunu düşündüm: “Barış Abi bugün burada olsaydı bana ne derdi?” Sanırım “Devam et…” derdi. Çünkü o hiçbir zaman müziğini yerinde saydırmadı. Sürekli büyüttü. Ben de aynısını yapmaya çalıştım. Özüne sadık kalarak büyütmek.
Yetişkinler kadar çocukların da çok sesli müzikle tanışmasına büyük önem veriyorsunuz; çocuklara özel senfonik konserler ve projeler yapıyorsunuz. Bir çocuğun kulağına klasik müziği ve çok sesliliği doğru aşılamanın metodu nedir?
Çocuklara eğlenirken öğretmeyi seviyorum. Çünkü çocuklar sahnede ders değil, macera ister. Konserde ışıklar sönüyor… ve unutamayacakları interaktif içinde oldukları bir macera başlıyor. Bir anda bütün salon ritim tutmaya başlıyor. Eserlere eşlik ediyor şakalar ve oyunlarla senfonik müziği deneyimliyor. Eğlenirken öğrenmenin tadına varıyor. Çocuk eve gidince Beethoven’ın adını unutabilir. Hiç önemli değil. Ama o duyguyu unutmayacak. Yıllar sonra bir senfoni duyduğunda “Ben bunu seviyorum.” diyecek. İşte bütün mesele bu.
Musa Göçmen kendisini en iyi hangi 3 kelime ile ifade eder?
Merak… İnat… Neşe… Çünkü merak etmeyen üretemez. İnat etmeyen hayalini gerçekleştiremez. Neşesi olmayan da sanat yapamaz. Ben sahnede eğlenmiyorsam seyircinin eğlenme ihtimali yok. Bir tane daha ekleme şansım olsa “cesaret” olurdu. Her zaman yoluma cesur sıra dışı adımlar atarak devam ettim. Tabi beni eleştirilerin odağına çektiği çok oldu. Ama bu sayede şimdi senfonik müzik hakkında bambaşka şeyler konuşulabiliyor.
“Symphonic Metal Day” ve Ağır Melodiler: Metallica, Iron Maiden, Megadeth ve Slayer gibi grupların şarkılarını Senforock çatısı altında dev bir ses duvarına dönüştürüyorsunuz. Metal müziğin hırçın, sert ve distorsiyonlu yapısını, senfoni orkestrasının akustik ve görkemli disipliniyle bir araya getirirken teknik ve ruhsal olarak en çok zorlandığınız ve en çok keyif aldığınız noktalar neler oluyor?
Metal müziğin özü güçtür. Senfoni orkestrasının özü ise renktir. Ben bu ikisini birbirine rakip değil, birbirini tamamlayan iki dünya olarak görüyorum. En zor tarafı şu… Distorsiyonun arkasında inanılmaz güzel armoniler vardır. Onları duyabilmek gerekir. Orkestrayı sadece gitarın arkasına fon olarak koyarsanız büyü bozulur. Ama orkestraya gerçek bir karakter verirseniz, işte o zaman Metallica bile bambaşka bir boyuta geçiyor. En keyif aldığım an ise seyircinin yüzü. Bir tarafta yıllarca klasik müzik dinlemiş insanlar… Diğer tarafta siyah tişörtüyle metalciler… Konser bitiyor… İkisi de ayakta alkışlıyor. İşte müzik tam da bunun için var.
“Frankenstein’ın Son Günü”nü metin ve müzik olarak siz yazdınız. Türkiye’nin ilk özgün rock operası/müzikali olarak da tanımlanıyor. Mary Shelley’nin klasik hikâyesini senfonik rock ile yeniden yorumlamanın motivasyonu neydi?
Çünkü Frankenstein aslında bir canavar hikâyesi değil. Bir yalnızlık hikâyesi. Bir vicdan hikâyesi. Bir sorumluluk hikâyesi. İnsanlığın bugün yapay zekâdan genetik bilime kadar yaşadığı bütün etik tartışmaların temelinde aynı soru var: “Yapabiliyor olmak, yapmak zorunda olmak mıdır?” Ben de bu hikâyeyi bugünün insanına yeniden anlatmak istedim. Rock müzik öfkeyi taşıyor. Senfoni ise duyguyu büyütüyor. Bu iki dil birleşince “Frankenstein Son Günü” yalnızca izlenen değil, hissedilen bir hikâyeye dönüşüyor. Düntadaki örneklerini aratmayacak tam bir rock opera. Bizde de var diyebileceğiz.
Sanat hayatınızda koca bir 35 yılı geride bıraktınız. Sahneye ilk adım attığınız günkü heyecanınız ile bugünkü 35. yıl olgunluğu arasında, Musa Göçmen’in müziğe ve dünyaya bakışında neler değişti?
Eskiden başarılı olmak istiyordum. Bugün ise faydalı olmak istiyorum. Bu benim için çok büyük bir değişim. Bugün konser çıkışında bir çocuğun annesine dönüp “Anne ben keman çalmak istiyorum.” demesi beni daha çok mutlu ediyor. Çünkü gerçek başarı sahnede değil… İnsanların hayatında bıraktığınız izde saklı. İnsanlar salondan çıkarken birbirlerine sarılsınlar evlerine yüzlerinde kocaman bir gülümseme ile gitsinler istiyorum. Çünkü yıllar bana şunu öğretti. En büyük başarı… Ayakta alkışlanmak değil. İnsanların hayatında küçük de olsa güzel bir iz bırakabilmek.
Dünyayı gezen, uluslararası turnelere imza atan sıra dışı bir şef olarak; Musa Göçmen Senfoni Orkestrası’nın önümüzdeki dönemde sınırları daha da zorlayacak, “bunu da mı senfonik yaptılar?” dedirtecek yeni bir sürprizi veya hayali var mı? Sırada hangi efsaneler ya da konseptler var?
Benim en büyük problemim şu… Bir fikrim hayata geçer geçmez hemen diğeri onun peşinden koşuyor. Bitmek bilmez bir enerji ile üretme sevdası bu. Şu an kafamda öyle projeler var ki bazen kendim bile “Bunu da mı yapacağız?” diyorum. Rock operalar… Deneyim tiyatroları… Yapay zekâyla birlikte çalışan konserler… Dünyanın farklı ülkelerinden müzisyenlerin aynı anda aynı sahnede olduğu gösteriler… Benim hayalim sadece konser yapmak değil. İnsanların yıllarca unutamayacağı anılar üretmek. Şaşırtıcı sıra dışı…
Klasikleşen bir sorum var onu size de sormak istiyorum. Elinizde sihirli bir değnek olsaydı dünyada ya da hayatınızda neyi değiştirmek isterdiniz?
İnsanların birbirini dinlemeyi yeniden öğrenmesini isterdim. Bugün herkes konuşuyor. Çok az kişi gerçekten dinliyor. Oysa müzik bize bunun tersini öğretiyor. Bir senfoni orkestrasında yüz kişi aynı anda çalıyor ama aslında herkes birbirini dinliyor. Belki de dünya biraz daha orkestraya benzese… Birbirimizin sesini bastırmaya çalışmak yerine birbirimizi tamamlamaya çalışsak… İnanıyorum ki savaşların da, önyargıların da, ayrılıkların da büyük kısmı kendiliğinden ortadan kalkar. Çünkü müzik bana otuz beş yıldır tek bir şey öğretti: İnsanlar aynı melodiyi paylaşabildikleri sürece umut hep vardır.
Yorum bırakın