
Şiirin kanatlarını öykünün toprağına bırakan Fırat Haza, Beyaz Gelincik’te kelimelerin hem özgürlüğünü hem de yaralarını bir arada dokuyor. Dijital çağın telaşına karşı demlenmiş bir kalemle; farklılıkların şifasını, 80’lerin tozlu ışığını ve “kasten sahipsiz” bir derginin sessiz direnişini konuştuk
Hem şiir yazan hem de öykü/uzun hikâye kaleme alan birisiniz. Şiirsel anlatımınızın kitabınız Beyaz Gelincik’teki anlatıcı diline büyük katkı sağladığı açık. Peki, Fırat Haza için bir duygu ya da fikir ilk doğduğunda, onun bir şiire mi yoksa bir öyküye mi dönüşeceğine nasıl karar veriyorsunuz? Hangisinde kendinizi daha “özgür” hissediyorsunuz?
Aslında bunun kararını tam olarak ben vermiyorum. Bu hiçbir zaman bilinçli bir tercih olmadı benim için. Hayatın olağan akışında yoğun bir duygu içindeyim. Genellikle duygularım fikirlere dönüşüyor ve yazarken o duygudan kopmadan yazıyorum. Bazen de bir his kendi fikrini giymiş olarak geliyor. Gerekirse duygu için fikirden vazgeçtiğim de oluyor. Sonra kabukları yontma, rendeleme süreci. En sevmediğim kısım. Ancak tabii bu iki türün birbirinden çok farklı prensipleri var. Şiir bana göre daha özgür bir sanat. Ne yazarsam yazayım her zaman kendimi özgür hissediyorum. Zaten bunun için yazıyorum. Özgürlüğü her şeyden değerli buluyorum. Dünya kaldıramadığımız bir enkaz. Öykü benim için bu enkazın arasında dolaşmak gibi. Gördüklerimi şiire yakın anlatmayı seviyorum, ama bazen anlatmak yetmiyor. Bazen göstermek gerekiyor bazen de hiçbir şey anlatmamak. Ya da o an anlattığın şey bambaşka bir anlama bürünsün istiyorsun sonradan. Burada şiir devreye giriyor. Mesela şu sıralar yayımlanmak üzere olan bir romanım var. Orada ise bambaşka bir ruh dolanıyor sayfaların arasında. Daha çok kurguya hizmet ediyor o şiirsel ruh. Yıllarca drama uzmanı olarak çalıştığım için kurmacanın matematiğini biliyorum. Tabii bu artık bir çarpım tablosu ezberlemek gibi. Kendiliğinden gelişiyor kurgu.
Kitabınızda “farklı gören” Kerem ile “farklı görünen” Sude’nin yollarını kesiştiriyorsunuz. Biri renk körü, diğeri ise ten rengiyle “bambaşka” bir çocuk. Bu iki farklılığı birbirinin şifası ve tamamlayıcısı olarak kurgulama fikri nasıl ortaya çıktı?
Farklılığı hastalık olarak tanımlama yanlışı var maalesef. Bu çocuklar da bundan muzdaripler. Görünen, görünmeyenden daha çok zorbalığa uğruyor mesela. Bunu çocukların dünyasıyla anlatma sebebim de bu. Çocukların her davranışı sansürsüz. Öğreniyorlar. Bu fikir de görebilmek üzerine düşündüğüm bir dönemde ortaya çıktı. Nasıl bir salyangoz için dünya bambaşka ise onlar için de öyle. Gerçek dünya hangisi? Birbirine benzemeyen ne varsa ya hastalık ya da kusur olarak nitelendiriliyor. İşin tuhaf yanı durumun içinde olanlar da sanki bu bir suçmuş gibi bundan utanıp saklama ihtiyacı duyuyorlar. Öyle ki Sude’nin annesi bir terzi. Kızının görünmemesi için kıyafetler tasarlıyor. Kerem’in yası ise bambaşka. Birbirlerini tamamlıyorlar mı bilmiyorum. Onu hikâyeyi okuyanlara bırakıyorum. Kerem anlatıyor bu hikâyeyi. Koşarak, savaşarak anlatıyor. Ben duvarlar arasında yazdım. O nedenle çok ahkâm kesmek istemiyorum.
Yine kitabınızda hikayenin fitili 1984 Eylül’ünde ateşleniyor ve günümüze kadar uzanıyor. 80’li yılların Türkiye’si, çocukluğu ve o dönemin atmosferi bu büyüme hikayesini nasıl şekillendirdi? Neden anlatıyı başlatmak için özellikle 1984 Eylül’ünü seçtiniz?
Beyaz Gelincik benim ilk kitabım. Eylül renk olarak seçtiğim bir mevsim. Kerem’in dünyasını anlatabilmek için tablo gibi bir doğa. Renk geçişlerinin aynı ağaçta bile çok keskin olduğu bir zaman. Yaşandıkça başka mevsimlere de geçiyorlar. Hikâye yine aynı mevsime dönüyor. Eve dönmek gibi. 80’ler, 90’lar bence maceraya daha açık bir dönem. Şimdiki çocukluğu sevmiyorum, ama her çocuk kendi çocukluğunu büyülü bulur. Tabii kurgusal temelleri de oluşturmak lazım. O dönemin sembolleri anlatmak istediğim duyguyu güçlü yansıtmamı sağladı. İmgeler hikâyeye her açıdan hizmet etti. Buna zaman da dâhil. Ayrıca Kerem’in babası bir savaş pilotu. Darbe ile dönüşen bir hayata sahipler.
Sizi kısaca tanıyabilir miyiz? Fırat Haza en çok hangi iki kelimeyi kullanır?
1989’da Ankara’da doğdum. Öğretmenlik yaptım. Özel kanallarda drama proje uzmanı olarak çalıştım. Daha başka pek çok ara iş. Hayatım çalışmakla geçti. Kendimi bulmaya çalışmakla. Arayışla. Şimdi de baba mesleği mobilyacılık yapıyorum. Atölye ve mağaza işletiyorum. Babası Poe’nun mirası İki isimli bir köpeğim var. Onunla beraber yaşıyorum. İşim gereği en çok ağaçlardan bahsediyorum sanırım. Gerçi en çok iş malzemelerini görsem de onlardan çok bahsetmiyorum. Sadece onları kullanıyorum. Arkadaşlarıma sordum bu soruyu “mezkûr” ve “ihtilaç” kelimelerini çok kullanıyormuşum. Oysa ben en çok Fenerbahçe demeyi seviyorum. Bir de… İşte orası uzun hikâye.
Eserlerinizin dijital platformlarda da yayınlandığını biliyoruz. Edebiyatın dijitalleşmesi, matbu eserlerin geleceği ve okurla anında bağ kurabilme imkânı hakkında ne düşünüyorsunuz? Dijitalin sağladığı bu hız, yazınsal derinliği nasıl etkiliyor?
Yazmak yavaşlık ister. Demlenmesi gerekir. Böylece metin derinlik kazanır. Sosyal medyanın getirdiği görünür olma arzusu, çağımızın yazarlarına işin doğasında olmayan bir hızı zorunlu kılıyor. Ben uzaktan baktığım zaman herkeste bir telaş görüyorum. Kaplumbağalara tekerlek takmak gibi. Gideceğin yere hızlı gittin ancak geldiğin yeri yeterince göremedin. Açıkçası derinliği etkilediğini düşünüyorum. Yazarların haklı yanları da var. Dijitalleşmenin bağımsızlık bakımından avantajları da çok. Post Öykü’de de bahsetmiştim. Ben özellikle yapay zekânın insanların gerçek şeyler okuma arzusunu arttıracağını düşünüyorum. Bu da insanları kitaplara, dergilere yönlendirecektir. Bu matbu olur ya da dijital olur bilmiyorum. Bu konuda umutlu olmak istediğimdendir belki.
Yeniden dijital mecrada yayın hayatına dönen Buluntu Dergisi’nde Genel Yayın Yönetmeni ve son okuma sorumlusu olarak görev alıyorsunuz. Dergi aracılığıyla çağdaş edebiyatta nasıl bir eksikliği kapatmayı amaçlıyorsunuz?
Dergiler art arda kapanıyor. Oysa dergiler çağın nabzını tutar. Gazetelerden ve kitaplardan daha derinliklidir. Çağın düşünce biçimini de ortaya koyarlar. Yeni yazarlar için mutfaktır. Çok şey sayılabilir tabii. Amaç bir eksiklikten ziyade bir geleneği devam ettirmek ve edebiyat için inadına mücadele etmek. Bunu yaparken de ayrıştırıcı olmamak ve de sadece iyi metinlere yer vermek. Kürekleri biraz devralmak lazım.
Dergi “kasten sahipsiz” gibi çok güçlü ve merak uyandıran bir mottoya da sahip. Dijital dünyada herkesin bir mülkiyet, isim ve telif peşinde olduğu bu çağda, bir dergiyi “kasten sahipsiz” bırakmak ne anlama geliyor?
Bunu sevgili şair Gönül Demircioğlu’na sormak lazım aslında. Bir slogan lazım bize dedim. Projeden bahsettim. Onun kendine has bir evreni var. İmge dünyası çok kuvvetli. Her şeyi imgeleri ile hatırlıyor ve zihninde öyle canlanıyor. Bu bakımdan ona güveniyordum. “Kasten sahipsiz” onun göğünden kopup geldi. Ben bunu biraz dergiye gelen eserlerin kabul süreciyle alakalı görüyorum. Editörler gelen eserlerin kimlere ait olduklarını kesinlikle görmüyorlar. İnsan ister istemez ismin etkisinde kalabiliyor. Çünkü çok güçlü isimlerden öyküler şiirler geliyor. Adil olmak için rumuzla kabul ediyoruz. Kendi metinlerimizi de böyle gönderiyoruz. Kamplaşmadan yana değiliz. O sebeple kasten sahipsiz. Herkes kendisinin olarak görebilir. Ayrıca dergicilik gerçekten de mülkiyet işi değil.
Dergi sayfalarında sadece şiir ve öyküye değil; deneme, inceleme ve röportajlara da yer veriyorsunuz. Buluntu’yu türler arası bir kesişim kümesi olarak kurgulama fikri, günümüzün “hızlı tüketim” okuruna karşı bir direniş biçimi mi?
Öyle de yorumlanabilir. Dolu dolu olsun istiyoruz. İnsanların vakit ayırdığına değsin istiyoruz. Edebiyat ile ilgili her açıdan konuşacağımız şeyler olsun istiyoruz. Ayrıca görsel sanatlardan da eserler kabul ediliyoruz. Ressamları da bekleriz sayfalarımıza. Geri dönüş sayımızda şahane resimler olacak.
Üzerinde çalıştığınız yeni bir proje var mı?
Şu an bir öykü ve bir şiir dosyamın üzerinde çalışıyorum. İlk soruda bahsettiğim romanımın çalışması bitti sayılır. Anlaşmalar da öyle. Çok az kaldı. Onun dışında Buluntu benim en keyif aldığım uğraş. Çok güzel isimlerle yan yanayım. Nereye uzanacağını çok merak ediyorum.
Klasikleşen bir sorum var onu size de sormak istiyorum. Elinizde sihirli bir değnek olsaydı dünya da ya da hayatınızda neyi değiştirmek isterdiniz?
Çocukken marangozhanede kendime ağaçtan oyuncaklar yapardım. Düdük, kukla, araba vs. Sihirli değnek de yapıyordum. Sihirli değnek yapımının farklı bir yanı yok. Tüm değnekler sihirli olabilir. İnsan da öyle. Ben kavak ağacına çok dadanırdım. Tam sihirli değnek olmak için yaratılmış bir ağaç. Annem sihirli değneklerimle yün çırpardı. O da içi düş dolu güzel bir yastık olurdu. Hayalimde çok şeyi değiştirirdim. Bazen de her şeyi daha kötü yapardım. Şimdi tabii savaşlar bitsin isterdim. İç savaşlarımız da.
Söyleşimizin sonunda sizin eklemek istediğiniz bir şey var mı?
Şairden bahsetmişken sözümü Gönül Demircioğlu’nun bir şiirinden alıntı ile bitirmek istiyorum: “…Ödedim tabutsuz ölümlerin paftasını. Karanlığın sağını delen ışık. Bildiksiz ışık. İmsiz. Hep birini açık unutur içimin çocukları. “
Yorum bırakın