“Her Resim Bir Hatırlama Biçimidir”

By

Şerivan Tutuş, fırçasını yalnızca boyaya değil, seslerin ve göç yollarının hafızasına batıran bir isim. Diyarbakır’dan Viyana’ya uzanan serüveninde; müziği tuvale, belleği ise renklere nakşeden sanatçı, göçü bir kayıp değil, yeniden var oluş süreci olarak tanımlıyor.

Son serginiz “Zamanın Döngüsünde: Göç, Kimlik ve Hafıza” temalı kişisel resim sergisi Viyana’da görücüye çıktı. Viyana, tarih boyunca hem yoğun göç almış hem de klasik müziğin kalbi sayılan bir şehir. Bu serginin Viyana’da izleyiciyle buluşuyor olmasının, eserlerin izleyici üzerindeki yankısını nasıl değiştireceğini öngörüyorsunuz?

Bence Viyana’da sergilenmek bu işlerin anlam katmanlarını doğal olarak derinleştiriyor. Çünkü burası sadece estetik bir başkent değil; aynı zamanda göçün, sürgünün ve aidiyet arayışının güçlü bir hafızasını taşıyor. Bu yüzden “göç, kimlik ve hafıza” temaları izleyiciye daha doğrudan temas ediyor. Benim için bu işler sadece kişisel bir hikâye değil, ortak bir hafızaya dokunma çabası. İzleyici kendi deneyimiyle bu kırılmaları ve yeniden kurma hâlini eşleştirebiliyor; işler daha çok hissedilen bir şeye dönüşüyor. Bir yandan da Viyana’nın klasik müzikle kurduğu bağ benim için önemli. Sergide Wolfgang Amadeus Mozart’a da bu yüzden yer verdim. Resimlerimde zaten ritimle ve katmanlarla çalışıyorum; görsel olanla işitsel olan arasında ortak bir dil kurmaya çalışıyorum. Bu yüzden burada sergi, benim için sadece bir mekân değişikliği değil; işlerin başka bir hafıza içinde yeniden yankılanması gibi.

Sergi kataloğunda Fazıl Say’ın önsözünde sizi “genç ressam” olarak üretkenliğiniz, hayal gücünüz ve ritmik derinliğinizle övdü. Bu değerlendirmeyi okuduğunuzda neler hissettiniz? Say’ın kendi müziğinizle kurduğu paralellik size ne kattı?

Fazıl Say’ın böyle bir metin yazması benim için hem çok değerli hem de içsel olarak sorgulayıcı bir şeydi. Okuduğumda sadece mutlu olmadım; aynı zamanda yaptığım şeyin sorumluluğunu daha derinden hissettim. Onun müziğini dinlediğimde bende hep bir yol hissi açılıyor. Tek bir duyguya ait olmayan, katman katman genişleyen bir alan… sanki renkler çoğalıyor ve ben o çoğalmanın içinde yönümü arıyorum. Resimlerimde de aslında o hâlin izini sürüyorum; bir duyguyu anlatmaktan çok, onun içindeki hareketi yakalamaya çalışıyorum. Beni en çok etkileyen tarafı ise şu: Ürettiği şeyi sadece ortaya koymuyor, onu yaşıyor. Ve o yaşantı, eserin içine siniyor. Burada benim için önemli olan şey teknikten önce etik bir meseleye dönüşüyor: emek, süreklilik ve dürüstlük. Çünkü bir işin gücü bazen ne söylediğinde değil ne kadar sahici olduğunda saklı. Bu paralellik bana şunu hatırlattı: Sanat bir sonuç değil, bir süreç. Ve o süreçte kurduğun ilişki — kendinle, zamanla, emekle — aslında eserin gerçek hafızasını oluşturuyor.

Eserlerinizde su imgesini “akışkan kimliğin sembolü” olarak kullanıyorsunuz. Suyun şeffaflığı ve tortu bırakma özelliği, hafızanın kırılgan yapısını anlatırken size teknik olarak nasıl bir özgürlük tanıyor?

Ben suyu akışkan kimliğin görsel karşılığı olarak kullanıyorum çünkü göç ve hafıza temalarıyla doğrudan ilişkili. Su gibi akışkan, bazen berrak bazen tortulu… Tıpkı göç sırasında kimliğin, belleğin ve deneyimlerin katman katman birikmesi gibi. Teknik olarak da bana özgürlük veriyor. Su her zaman kontrol edilemez; yayılır, iz bırakır, bazen beklemediğim yolları seçer. Şeffaflığı sayesinde birden çok katmanı aynı anda gösterebiliyorum; tortu bırakması ise kaybolan, geride kalan izleri sembolize ediyor.

“İnsan bir yerden başka bir yere sadece bedenen gitmez; belleğini, dilini ve sesini de taşır” diyorsunuz. Kendi hayatınızda ve Diyarbakır kökenlerinizde bu cümle nasıl bir yankı buluyor? Bu sorudan hareketle de sizi kısaca tanıyabilir miyiz?

Kısaca kendimden bahsedersem: 1993 Diyarbakır doğumluyum. Çocukluğumdan beri olmak istediğim meslek yönetmenlikti; bu yüzden Akdeniz Üniversitesi’nde iletişim okudum. Sanat tarihi eğitimi aldıktan sonra resme yöneldim ve hikâyelerimi renklerle anlatabildiğimi fark ettim. Böyle başladı resim yolculuğum. Yolda ilerlerken bir arkadaşımın dinlemem için gönderdiği Eleni Karaindrou’nun, Ulysses’ Gaze için yaptığı albümü ilk dinlediğimde adeta kitlendim. Sadece fırça ve tuvali elime alıp ne üreteceğimi bilmeden çalışmaya başladım. Sonrasında ortaya çıkan şey hem şaşırttı hem ürküttü beni. Filmi izlediğimde, aslında filme ait birçok sahneyi yansıttığımı fark ettim; bunu tamamen şarkının bende uyandırdığı duygularla yapmıştım. O gün anladım ki şarkılara artık daha derinden bakmam gerekiyor. O zamandan beri resmettiğim şarkıları özel olarak seçiyorum; bir derdi, bir hikayesi olan ve yolda beraber yürüyebileceğim eserlerle çalışıyorum. Çalışmalarımda göç, kimlik ve hafıza temalarını işliyorum ve resim, müzik, performansı bir araya getiren bir dil kuruyorum. Türkiye’nin yanı sıra İspanya, Portekiz, İsveç ve Viyana’da sergiler açtım, performanslar ve atölyeler gerçekleştirdim. Bütün bunların merkezinde hep insanın kendi hikâyesiyle, geçmişiyle ve kimliğiyle kurduğu ilişki var.

Sanatsal manifestonuzda “sanat, kolektif hafızada silinmiş veya bastırılmış olanın yankısıdır” diyorsunuz. Bu sergiyle izleyiciyi “göçü yalnızca kayıp değil, zaman içinde yeniden yazılan bir varoluş biçimi” olarak düşünmeye davet ediyorsunuz. Sanatın “hatırlama ve iyileşme” işlevine olan inancınız bugün hâlâ aynı mı?

Evet, inancım hâlâ aynı. Sanat benim için sadece bir ifade aracı değil; kaybolanları hatırlamak, unutulanla yüzleşmek ve bir şekilde iyileşmek için bir yol. Göç ve kimlik temalarını işlerken izleyiciyi de kendi hafızasıyla, kayıpları ve yeniden kurma süreçleriyle buluşturmaya çalışıyorum.

Müzik sizin için “eşlik eden unsur değil, zamanı büken düşünsel bir alan”. Bir şarkıyı tuvale aktarırken teknik olarak nasıl ilerliyorsunuz? Renk, kompozisyon ve katmanlaşma kararlarınızı ne belirliyor?

Benim için müzik, sadece eşlik eden bir unsur değil; zamanı büken, düşünsel bir alan. Bir şarkıyı tuvale aktarırken önce renkleri görüyorum, sonra o renkleri tuvale taşırken şarkının beni götürdüğü yolda ilerliyorum. Kompozisyon ve katmanlar, müziğin ritmi ve duygusuna göre şekilleniyor. Müzisyenler enstrümanlarıyla çalarken, benim enstrümanım paletim; müziğin enerjisini ve duygusunu tuvale aktarıyorum. Sahne performanslarımda—çocuklarla yaptığım interaktif projeler, senfoni orkestraları veya özel konserlerde—bu ilişki canlı bir deneyime dönüşüyor ve her resme performansın ritmini taşıyor.

Türkiye, İspanya, Portekiz ve İsveç gibi farklı coğrafyalarda sergiler açtınız. Bu farklı kültürlerin “göç” ve “aidiyet” kavramlarına bakışı, sizin sanatsal dilinizi yıllar içinde nasıl evriltti?

Farklı coğrafyalarda, Türkiye’den İspanya’ya, Portekiz’den İsveç’e uzanan sergiler bana tek bir bakış açısı öğretmedi; her kültürün göç ve aidiyete verdiği karşılık, kendi sanatsal dilimi zenginleştirdi. Bir ülkede göç bir hafıza yarasıdır, bir diğerinde bir kimlik devinimi… Her izleyici farklı bir hikâyeyle geliyor ve bu bana, göçün sadece tek bir anlatısı olmadığını gösterdi. Bu çeşitlilik, resimlerimin ritmini, renk paletini ve boş alanlarla dolu hâllerini etkiledi; çünkü her kültür göçü farklı bir duyguyla hissediyor ve buna göre resimlerimde yeni bir “nefes” buluyorum.

Bu sergiyle “zamanın döngüsünde” göçü “kayıp değil, sürekli yeniden yazılan varoluş” olarak yeniden tanımladınız. Bir sonraki projelerinizde bu döngüyü nasıl devam ettirmeyi düşünüyorsunuz?

Bir sonraki projelerde de göçün, kimlik ve hafızanın döngüsünü görsel olarak keşfetmeye devam edeceğim. Ama bu kez mekânın hafızasına daha derinlemesine eğilmek istiyorum: her yerin kendi geçmişi, izleri ve sessiz anlatıları var. Amacım, izleyiciyi sadece renk ve ritim aracılığıyla zamanın sürekli tekrar eden akışına taşımak değil; aynı zamanda mekânın kendi hafızasıyla buluşturmak ve döngüyü onunla birlikte çoğaltmak. Böylece her iş hem zamana hem mekâna dokunan bir deneyim hâline geliyor.

Klasikleşen bir sorum var onu size de sormak istiyorum. Elinizde sihirli bir değnek olsaydı dünyada ya da hayatınızda neyi değiştirmek isterdiniz?

Elimde sihirli bir değnek olsaydı, insanların kendi geçmişlerini, kayıplarını ve unutulan dillerini, renklerini bir nebze olsun yeniden görebileceği bir yol açardım. Sadece hafifletmek değil; yaşadıklarının izlerini fark etmelerini, onlarla yüzleşip yollarına devam etmelerini sağlamak isterdim. Tıpkı bir resimdeki katmanlar gibi, hayatın kırılmaları da okunabilir, hissedilebilir olmalı; o zaman hem kendi hikâyeleri hem de birlikte yaşadığımız dünya biraz daha anlaşılır bir hâl alır.

Posted In ,

Yorum bırakın