“Edebiyatın Sunulmuş Kurallarıyla Yetinecek Bir Yapıda Değilim”

By

Mahal Edebiyat ile öykünün dijital kalesini koruyan, kütüphane koridorlarından taşra yollarının tezatlarına sapan aykırı bir ses… Sarı Vosvos’un nostaljik rotasından Sendrom Pavyonu’nun kural tanımaz duraklarına uzanan bu sohbette; Mete Karagöl ile editörlüğün mutfağını, edebiyatın esneyen sınırlarını ve insan ruhunun çelişkilerini konuştuk.

Mahal Edebiyat’ın kurucususunuz. Dijital mecralarda öykü kültürünü yaygınlaştırmak için büyük bir emek veriyorsunuz. Hem yazan hem de başka yazarların metinlerine dokunan, onları vitrine taşıyan bir “editör-yazar” olmak, kendi metinlerinize karşı acımasız olmanıza yol açıyor mu? Kendi kendinizin editörü olmak zor mu?

Yazdığım metinlere karşı acımasızca yaklaşma konusunda editörlük işime yarıyor. Ancak her ne kadar objektif de olsa, insan yarattığına âşık olur bir süre sonra. Dolayısıyla kendi editörlüğümü yapacak seviyede değilim henüz. Yazdıklarımı Onur Özkoparan ve Melike Kara’ya gönderiyorum. Onlar acımasızca eleştirirler zaten. Mahal Edebiyat’ı ilkin 2017’de kurmuştuk ancak devam edemedik maddi sebeplerden ötürü. 2020’de tekrar açtık. Altıncı yılını 27 Mart’ta devirdi. Çevrimiçi de olsa, bir edebiyat-kültür dergisi için iyi bir yaşta. Bilirsiniz, genelde gençken bu işe girilir, heves alınır ve bırakılır. Veya her şey oturmuştur, yazdıklarınızla kendinizi kabul ettirmiş bir yazarsınızdır, dergicilik yapayım dersiniz, heves edersiniz, ancak bir süre sonra bıkıp bırakırsınız. Matbu ya da çevrimiçi fark etmez. Dergicilik zor ve zahmetlidir. Mahal Edebiyat da bugüne kadar sadece benim, Onur Özkoparan ve Melike Kara’nın değil, onlarca editör ve redaktörün emeğiyle ayakta kaldı. Ve ilk günkü heyecanla çalışmaya devam ediyoruz. Haziranda üçüncüsünü düzenlediğimiz öykü yarışmasının sonucunu ilân edeceğiz ve kazanan dosyayı Mahal Edebiyat Yayınları etiketiyle okurla buluşturacağız.

Söyleşinin henüz başındayken Mete Karagöl’ü kısaca tanıyabilir miyiz?

1996 yılında Avcılar’da doğdum. 2019 yılında İstanbul Üniversitesi Bilgi ve Belge Yönetimi Bölümü’nden mezun oldum. 2020 yılından beri kamuda çalışıyorum. Şu anda Kırklareli’nde, halk kütüphanecisi olarak çalışıyor ve yaşıyorum. 2020 yılından beri de Mahal Edebiyat’tayım. 2021 yılında Muallim Sabri ve Tanyeri’nden Öyküler, 2022 yılında Sarı Vosvos ve 2025 yılında Sendrom Pavyonu isimli yayımlanmış üç kitabım var. Kitaplarla çevrili ve anason kokulu bir yaşamım var.

Öykü kitabınız Sarı Vosvos’taki öykülerde karakterlerin ekseriyetle “yapmak istedikleriyle hayatın dayattığı gerçeklik arasında sıkışıp kaldığını” görüyoruz. Bir yazar olarak, insan ruhundaki bu “uyumsuzluk ve sorumluluk” çatışmasını anlatırken kendi gözlemlerinizden mi yola çıkıyorsunuz, yoksa bu çağımızın kolektif bir çıkmazı mı?

İnsan ruhundaki çelişki her zaman ilgimi çekmiştir. Biriyle sohbet ederken ilk önce buna odaklanırım. Veya yazar olmak başkalarına kulak misafiri olma hakkını getirir, dinlediğim sohbetlerde de çelişkiler dikkatimi çekmiştir. Gözlem yapmadan yazmak mümkün değil. Çağımızın sorunu olduğu doğrudur: insanların çoğunluğu saygısız, menfaatçi, pislik, adi. Nerede o Sadri Alışık, Kartal Tibet, Filiz Akın.

Kitaba ismini veren “Sarı Vosvos”, edebiyatta ve sinemada genellikle nostaljiyi, yolculuğu ya da bir dönemin estetiğini simgeler. Sizin evreninizde bu simge bir kaçış rotasını mı, yoksa dönüp dolaşıp gelinen bir çıkmaz sokağı mı temsil ediyor?

Yeşilçamı çok severim. Ve bir izlediğimi ilk kez izliyormuş gibi tekrar izlerim. Uzunca bir süre yol öyküsü yazmayı düşünüyordum. Çünkü yollarda olmayı seviyorum. Yolların getirdiği duygu ve düşünceleri önemsiyorum. Geçmişin daha güzel olduğunu düşünüyorum. Sarı Vosvos öyküsü bütünüyle bu amaca hizmet etmektedir: Balkan ülkesinde, eski bir araba. Ancak buna rağmen, öyküyle tezat tek husus, o karakterim kadar romantik değilimdir.

İlk romanınız Sendrom Pavyonu’nun hemen başında okura meydan okuyan ironik bir cümle fırlatıyorsunuz: “Edebiyatın tüm kurallarına aykırı, eleştirmenleri iştahlandıracak, okurları üzecek, beni işte bir şey yazdım diye tatmin edecek bir roman.” Öykünün nispeten daha konsantre kurallarından sonra, romanda kuralları böylesine esnetme, zaman ve mekânı bükme ihtiyacı nasıl doğdu?

Hem yazın hayatımda hem de meslekî kariyerimde bana sunulanla yetinecek bir insan yapısında değilim. Mesleğimi (kütüphanecilik) icra ederken hep üstüne koyarak devam etmek isterim ve buradaki rakibim yine kendimdir. Yazarlık (yazın) kariyerimde ise hep farklı olanı kabul ettirmeye çalıştım. Öykülerimde dilin yapısını bozdum, kendimce bir dil yaratmanın peşine düştüm. İmla kurallarının sınırlarını zorladım her zaman. Romanı yazarken de bu bilinçteydim. Daha önce okuduğum romanlardan, roman yapısından, kurgu şemasından farklı ne yapabilirim. Sendrom Pavyonu böyle ortaya çıktı. Tepki almayı, eleştirilmeyi bekliyordum. Ancak romanı okuyanlar epey sevdi. Bir okur olarak ben de bu tarz kitapları okumayı hedefliyorum. Yerli veya çeviri fark etmez. Edebiyatta yenilikçileri, kabul edilene başkaldıranları takip ediyorum. Sizin de yazar veya kitap öneriniz varsa muhakkak bekliyorum.

Romanın ismi oldukça dikkat çekici ve tezatlar barındırıyor: “Sendrom” modern, psikolojik ve bireysel bir çöküşü çağrıştırırken; “Pavyon” çok daha geleneksel, toplumsal, gürültülü ve melankolik bir mekân. Bu iki kavramı bir araya getiren zihniyet dünyasını ve kitaptaki melodram/bunalım dengesini nasıl kurdunuz?

Öncelikle şu iki hikâyeyi anlatmak istiyorum. Birincisi: kitabın adında pavyon kelimesi geçtiği için sayfalarda pavyon sahnesi arayan okurlarım oldu. İkincisi: kitabı çalıştığı yerde okuyanlar pavyon kelimesinin üzerini beyaz bantla kapatmışlar. Söyleşi ve imza günlerinde bunlarla çok karşılaştım ve birlikte epey güldük. Açıkçası pavyon sahnesi olmadığı için özür dilerim. Resmen dolandırıcılık bu. İşin şakası bir yana. Romanın ismi editörüm Onur Özkoparan tarafından belirlendi. Karakterimin sürekli içkili ortamlarda olması ve yazmaya direnmesi üzerine ortaya attığı fikirdi. Editörümün beni yakından tanıması ve kendisinin de bir yazar olması beni güçlendirdi. O da Her Şeyi Bırakıp Gitmeyi Düşünüyorum isminde bir roman yayımladı aynı tarihte. Yaratıcılığını yakından görmek isteyenler kitabı inceleyebilir.

Yolculuk teması hem Sarı Vosvos’ta hem Sendrom Pavyonu’nda güçlü bir şekilde var. Yol sizin edebiyatınızda neden bu kadar merkezi bir yer tutuyor?

Yollarda buluyorum hikâyeyi. Kitaplara girmeyen çok hikâyem var. Geçenlerde Ayvalık’a söyleşiye giderken, araba kullanmaktan yoruldum. Burhaniye’den geçerken uygulamadan en ucuz otele rezervasyon yaptırdık eşimle. Otele gittiğimizde rezervasyon yaptırdığımız oda yoktu. Bize malzeme deposundan bozma bir oda önerdiler. Bir-iki saat uyuyayım öyle devam edelim yola, diye kabul ettik. Ama sabaha kadar ne o ne de ben uyuyabildik. Bunu yazarım muhakkak. Battaniyenin sarkan ipleri, sapsarı yastık yüzü, korkunç duvarlar ve gıcırdayan pencere. Şimdi bundan daha iyi hikâye bulabilir miyim? Gülhan Tuba Çelik benim için beet kuşağının yeni yazarı diyor. Herhalde bununla ilişkili. Bilmiyorum. Kötü bir şeydir diye korktuğum için merak edip sormadım. Kötüyse eğer siz de söylemeyin. Yolu ve yollarda olmayı seviyorum. Hadi biraz yürüyelim.

Muallim Sabri, Sarı Vosvos ve ardından gelen roman deneyiminiz… Mete Karagöl’ün edebiyat yolculuğunda bundan sonra okuru ne tür arayışlar, hangi coğrafyalar ya da sendromlar bekliyor?

Muallim Sabri öyküsünü tiyatro metnine uyarlayacağım. Sarı Vosvos kitabındaki Tanyeri öyküsünü kısa film senaryosuna uyarlayacağım. Şimdilik bir kitap projem yok. 2028-2030 arasını planlıyorum kitap için. Muhtemelen öykü kitabı olacak. Bol bol yollarda, bol bol arayışlardayım. Bununla birlikte öyküler yazıp dergilerde değerlendireceğim. Kitaba girer mi, inanın ki bilmiyorum.

Klasikleşen bir sorum var onu size de sormak istiyorum. Elinizde sihirli bir değnek olsaydı dünyada ya da hayatınızda neyi değiştirmek isterdiniz?

Sadri Alışık’ın iki filmi vardır: Şalvarbank ve Pantolon Bankası. Benzer iki filmdir. Hayatım boyunca böyle bir yeteneğim olsun istemişimdir.  Ve tabii, bulutlar adam öldürmesin.

Posted In ,

Yorum bırakın