
“Bazı kitaplar kapı açar, bazıları ise kapının dışında kalmanın, o eşikte beklemenin ve nihayetinde o eşiği yurt edinmenin bilgisini verir. Ela Kiçik’in anlatı evreni tam da bu eşikte duruyor: Ne tam içeride ne de tamamen dışarıda… Sadece kovulmuş olanın görebileceği o keskin netlikle hayatı izliyor. Bir Gün Sineği’ndeki ‘oyunbozan’ karakterlerinden, Kovulduklarıyla Kalanlar’ın sabırlı karakterlerine uzanan bu süreci; felsefenin, yasın ve hafızanın imbiğinden süzerek konuştuk. Adanalı bir çiftçi ailesinden felsefe öğretmenliğine, imparatorluk hayallerinden sabahın telaşına uzanan bir portreyle baş başasınız.”
İlk kitabınız Bir Gün Sineği’nden son kitabınız Kovulduklarıyla Kalanlar’a uzanan süreçte, karakterlerinizin “hayatın karmaşasıyla” kurduğu ilişki bir hayli değişti. Başlangıçta dışarıda durmayı seçen “oyunbozanlar” varken, şimdi “kovulmuş ve kalmış” karakterlerle karşılaşıyoruz. Bu tematik sertleşme sizin dünyanızda nasıl bir gözlemin ürünü?
Gözlem değil de yaşanmışlıkların ürünü diyebiliriz. Bir gün sineği 2019 yılında çıktı. O zamandan bu yana bakış açım değişti. Edebiyatla olan ilişkim olgunlaştı, kafamdan geçenler ile hayat arasındaki uçurum zaman zaman derinleşti. Ister istemez bunlar yazdıklarıma da yansıdı. Bir gün sineği’nde seçmekten ziyade dışarıda bırakılmış karakterler yazdığımı düşündüm, okuyana başka şeyler düşündürmüş olabilir. Içinde olmak istediği şeylerin kıyısında köşesinde gedikler arayan, elinden alınanları yeterince inatçı olursa tekrar alabileceğini düşünen bir yazar tarafından yazıldı diyelim. Kovulduklarıyla kalanlar’ da ise artık kendisinden daha büyük şeylerle dövüşmekten yorulmuş, kovulmanın bilgeliğinden, kalmanın ise sabrından bir şeyler öğrenmeye çalışan bir yazar var.
Öykülerinizde genellikle hayatın kıyısında duranları, “yok sayılanları” estetik bir düzleme taşıyorsunuz. Edebiyatın bu görünmezleri görünür kılma gücü hakkında ne düşünüyorsunuz? Sizin için estetik, bu trajediyi yumuşatan bir araç mı yoksa onu daha çarpıcı kılan bir büyüteç mi?
Bu çok güzel bir soru yalnız. Beni epey konuşturur ama, kısaca anlatmaya çalışayım. Yok sayılanları estetik bir düzleme taşımak amacında değildim. Öldüklerinde sadece bir sayı olarak anılanlar, benim dilimden konuşsunlar istedim. Belki de bu yüzden yazıyorum. Varlıkları ya da yokluklarının bir bekanın faydasına göre anlam kazandığı bu varoluşu ellerinin tersleriyle itip anılarını, hayal kırıklıklarını, heyecanlarını anlatmaya çalıştılar. Biz her gün bir ayıba tanıklık eden, ölenlerin isimlerini bile anamayacak kadar her şeye yetişmeye çalışan ama hiçbir şeye yetemeyen bir topluluğuz. Sanat bana göre istiridyenin içindeki inci tanesinin güzelliği unutulmasın, onun özel oluşu baki kalsın diye var. Aynı zaman da inci tanesinin güzelliğini, muhtevası her defasında değişen o güç savaşının gölgesinde bile korumakla yükümlü. Estetik bir trajediyi yumuşatmamalı, görünür kılmalı. Trajedinin görünürlüğü ise yeterince çarpıcı. Bir nevi büyüteç diyebiliriz, ama ben olsam iyinin de kötünün de bu denli göründüğü bir zamanda edebiyatın derdi trajedi değil hafıza olmalı derdim.
Bir de şöyle bir şey var, kişisel olarak çocukken bizi kahraman olacağımıza inandıran filmlere ve kitaplara öfkeliyim. Sıradan olduğumuzu başından beri kabullenseydik hep özel ve farklı olamayacağımız gerçeğine hazır olsaydık yüzleştiğimiz şeylere yenildiğimiz hissi de eşlik etmezdi. Sesi güzel olanların farklı hikayeleriyle büyüdük, matematiği iyi olanlar olağan üstü insanlardı. Yeterince cesur değilsen sözünün bir değeri yoktu. Bizi içine alan hayatın tam ortasında ise meselenin doğru zamanda doğru kişiler tarafından parlatılmaktan ibaret olduğunu anladık. Şansı yaver gitmek deyimi şu sıralar çokça konuşuldu. Öykülerimde şansı yaver gitmeyenlerden mütevellit bir kalabalığın suya sabuna değmek zorunda olmayan öykülerinin de bal gibi yaşama dahil olduğunu hissetirmekten yanaydım.
Söyleşi çok ilerlemeden sorayım. Adettendir sorulur. Kimdir Ela Kiçik?
Adanalı çiftçi bir ailenin çocuğu, düşünmenin zahmet ve bedel gerektirdiği bu çağda felsefe öğretmenliği yapmaya çalışan sıradan biri. Detaylarda boğulmaktan kıl payı kurtulur, her akşam imparatorluklar kurup, sabahına duyuramadan günün getirdiklerine koşar. Kedilere bayılır, lahmacun sever.
Yazın dünyanızın merkezinde “insanın ebedi yalnızlığı” duruyor. Ancak bu yalnızlık durağan değil; tekinsiz bir devinim barındırıyor. Sizce yalnızlık, modern insanın bir kaderi mi yoksa kaçtığı o karmaşadan sığındığı bir “kale” mi?
Yalnızlığın biçimine göre değişir. Seçilmiş bir yalnızlıktan yanayım, ama yalnızlıktan kaçan, can sıkıntısından felaket senaryoları çıkaran bir kalabalık ile çevriliyiz. İnsan ebedi olarak yalnız mı bilemem ama doğasında yalnızlık var, olmalı da. Yazın dünyamın merkezinde de yalnızlık olgusu doğalında var. Kişilerim, acısını en az kendisi kadar hissedecek birilerinin olmayışını başından beri kabullenmiş, bu konuda acabaları yok. Yatakta iki kişi uyuyanların, kahvaltıda ailecek masaya oturabilenlerin kafasının içindeki yalnızlığın acısını duymalarını da anlayamıyorum. Bir gün sineği’ni okuyan bir arkadaşım da çok yalnız olduğunu hissettim demişti. Şaşırmıştım. Bilerek yansıttığım bir duygu değildi. Bu duygunun kendiliğindenliği üzerine o kadar yerleşik düşüncelerim var ki, özel olarak parantez açmama gerek yok diye düşünüyorum. Modern insana gelince, yalnızlık kaderi de değil kalesi de. Kimsesizlik ile karıştırdığı, hiç durmadan kaçtığı bir canavar olsa gerek.
Son kitabınızın ismi çok katmanlı: Kovulduklarıyla Kalanlar. Kovulmak genellikle bir son gibi algılanır, ancak siz “kalmayı” merkeze alıyorsunuz. Kovulmanın ardından gelen o “kalma” hali, yeni bir başlangıç mı yoksa bitmeyen bir yas süreci mi?
Kitap kovulmak ve kalmak diye iki bölümden oluşuyor. Kalmayı öğrenmek için bir çok yerden kovulmak gerekiyor diye düşünüyorum. Kovulmadan, tabanlarımız yeterince aşınmadan kalmayı öğrenemeyiz. Kalma halini merkeze aldığımı söyleyemem. Neticede ben de bu halin acemisiyim. Belki de okurun yüklediği anlam, kalmanın bir noktada şart olduğu durumların neresinde ise ona göre değişiyordur.
Kovulmak bir sonun başlangıcı belki de. Kaldığımız yerde hikâye başlıyor, ama yas sürecine değinmeniz iyi oldu. Kalışımıza geldiğimiz yerlerde vazgeçtiğimiz şeylerin yası da eşlik ediyor. Buradayız çünkü bazı kişiler olamadık, bazı koşuları tamamlayamadık, adil olabilirdik, haklılığımızı yeterince iyi anlatabilirdik, pişman olması gerekenler pişman olmadı, o gün orada fazla bekledik, o son kadehi içmeyecektik, fazla alçak gönüllü davrandık gibi…belki de olamadığımız kişilerin, tamamlayamadığımız koşuların, üzerinde tepinilen haklılığımızın, artık çok geç dediğimiz pişmanlıkların yasını tutmayı öğrendiğimiz anda kalmayı seçiyoruz. Ama bir de kolektif olarak tanıklık ettiğimiz, daha ne olabilir dediğimiz katliamlar, tecavüzler, ihmaller ve yangınlar yığını var. Bu tuhaf bir yas duygusunu da beraberinde getiriyor. Kaldığımız yere yabancılaşırken, iyi ya da adil olmakta ısrar eden yanımızın bir yönüyle her gün yeniden tanışıyoruz.
Bir röportajınızda karakterlerin yazma sürecinde kendi özerkliğini ilan ettiğinden bahsetmiştiniz. Kovulduklarıyla Kalanlar’daki karakterlerinizden hangisi sizi en çok şaşırttı veya yazdığınız taslağın dışına çıktı?
Burada, okuyanların ya çok sevdiği ya da nefret ettiği Ben Dingo, memnun olmak isterim! adlı öykümü anmak isterim. Yazmaya başlarken kafamda az çok çerçevesi belirli bir taslak vardı. Ama olay bambaşka yerlere gitti, beni epey de şaşırttı diyebilirim. Ne yazdığımı hala bilmiyorum açıkçası, ama iç güdülerim zamanla iyi ki yazmışım ve insanlarla paylaşmışım diyebileceğim bir şeyin ortaya çıktığını söylüyor. Son bölümünü yazarken Dingo’dan bazı şeyler öğrendim, galiba yazın hayatımda bir eşik atladım. Umarım tüm diyarlardan kovulan Dingo bugünlerde kendi diyarında hiçbir şeyi ötekileştirmeden, içindeki umut ve merhametten vazgeçmeden mutlu mesut yaşıyordur. Öfkemi ehlileştirmeme yardımcı olduğu için ona teşekkür ederim.
Kovulmak, kalmak ve yalnızlık duraklarından sonra; Ela Kiçik külliyatında bir sonraki durak “yeniden inşa” mı olacak, yoksa bu ebedi yalnızlığın farklı yankılarını duymaya devam mı edeceğiz?
Bugünlerde ahlak ve alışkanlıklarımız arasındaki ilişki üzerine düşünüyorum. Bastığımız zemin ayaklarımızın altından çekilirse, binlerce yıldır adına ahlak dediğimiz kalıplaşmış, çoğu hiçbir şeye hizmet etmeyen değer yargılarımızın da tepe taklak olması kaçınılmaz olacaktır. O zaman hayatta kalabilmek için yeni iyiler ve kötüler inşa etmek gerekecek. Yani bir sonraki durağım yeniden inşa diyebiliriz, bu defa novella. Bakalım.
Klasikleşen bir sorum var onu size de sormak istiyorum. Elinizde sihirli bir değnek olsaydı dünyada ya da hayatınızda neyi değiştirmek isterdiniz?
Bütün zalimlerin görünmez olmasını isterdim. Tüm iyilikleri, güzellikleri görsünler, ama görünmesinler, duyulmasınlar.
Yorum bırakın