“Suretler İzler Gölgeler: Aile Hafızasından İstanbul’un Değişen Yüzüne”

By

Bazı romanlar yalnızca bir hikâye anlatmaz; belleğin tozlu çekmecelerini aralar, şehirlerin değişen yüzünü insan ruhuyla birlikte okur. Esra Yüksel’in Suretler İzler Gölgeler adlı ilk romanı da tam olarak bunu yapıyor. Aile hafızası, kuşaklar arası çatışmalar ve İstanbul’un kadim-modern ikilemi arasında dolaşan roman, okuru hem tanıdık hem de tekinsiz bir iç yolculuğa davet ediyor. Yazıyı bir sığınak kadar bir yüzleşme alanı olarak gören Yüksel’le; romanının doğuşunu, öykü ve roman arasındaki ritim farkını, sofraların duygusal hafızasını ve edebiyatın hayatındaki yerini konuştuk.

Suretler İzler Gölgeler” sizin ilk romanınız.  Öykü yazarı kimliğinizle roman yazarı kimliği arasında ne gibi zorluklar yaşadınız?

Aslında yazı serüvenime ilkokul yıllarımda yazdığım şiirlerle başladım. Çeşitli şiir yarışmalarında dereceler aldım. Ardından ortaokul yıllarımda çok kıymetli bir Türkçe öğretmenim oldu; Sayın Ahmet Özalp Hocam. Yazdığım kompozisyonlara değer verdi ve beni yazma konusunda yüreklendirdi. O dönemde arkadaşlarımla beraber okul dergimizi yayımlamaya başladık.

O yıllarda Türkçe ders kitabımızda yer alan bir öykü beni derinden etkilemişti; Haldun Taner’in ünlü eseri Sebati Bey’in İstanbul Seferi. Öyküyü okurken Sebati Bey’in “uçları sivri, pembecik parmakları”nı, yere saçılan gül tohumlarını kederle toplamaya çalışmasını, insanların “muzafferâne sırıtışlarını” karşımda capcanlı görünce, çocuk zihnimle tam olarak büyülenmiştim. Yazma isteğimin bir tutkuya dönüştüğünü hissettiğim ilk ân buydu. Bizi zamanın ve mekânın dışına çıkaran muhteşem bir buluştu yazı. Bir çeşit ışınlanma! Doğrusu hâlâ da böyle düşünüyorum.

Sonraki yıllarda ağırlıklı olarak roman okumaya yöneldim ve romanın gönlümdeki yeri çok ayrıdır. Uzun yıllar sonra da ilk romanım Suretler İzler Gölgeler’i kaleme aldım ve sevgili hocam Mario Levi’nin metnime inanarak desteklemesiyle yayımlamaya karar verdim.

Yani genellikle öyküden romana doğru uzanan bir yol vardır fakat benim yazma sürecim tam tersi oldu. Önce roman yazdım, sonra öyküye yöneldim. Bu yüzden, öykü yazarı ya da roman yazarı kimliğini zorluk olarak adlandırmaktan ziyade, bunun bir süreç olduğunu söyleyebilirim.

Elbette iki türün dili, zamanı ve ritmi çok farklı. Roman yazarken geniş bir dünyanın içinde, karakterlere eşlik ederek yürümeyi öğreniyorsunuz. Karakter kendini adım adım açıyor. Yazar olarak bazen belli bir mesafede durup onu anlamaya, burnumu çok da fazla sokmamaya çalışıyorum. Uzun ve sabır isteyen bir yol. Öykü ise ilk bakışta çok daha minimal görünse de daha “oyuncaklı.” Ritim, üslûp, ses, imge… Roman, yol aldıkça kendini açar ve yazdırır. Öyküdeyse ne yapacağımı daha en başta bilmem gerekir. Çünkü öykü fazlalık kabul etmez, eksiklik de… Tüm metin çok daha belirgin bir denge üzerine kurulur. Öykü fotoğrafsa, roman sinemadır diyebiliriz. Ya da Cortazar’ın aktardığı gibi; “Roman sayıyla kazanır, ama öykünün tek şansı nakavt etmektir.”

Aidiyetler, boğucu gelenekler ve aile “hapishaneleri” temaları, romanın omurgasını oluşturuyor. 1940’lardan günümüze uzanan Türkiye’nin değişimini Gürgüler ailesi üzerinden anlatırken, bu ikilemi (gelenek-yenilik) kendi hayatınızda nasıl gözlemlediniz? İstanbul’un tarihî manzaraları bu çatışmayı nasıl zenginleştirdi?

Hem coğrafi konumumuz hem de kültürel kodlar nedeniyle aslında Türkiye’de büyüyen birçok kişinin bu ikilemi yaşadığını düşünüyorum. Biz seksenler kuşağı olarak belki bu durumu dillendirme konusunda daha çekingendik. Bir yandan toplumun dayattığı alışkanlıklar, yükler, açık veya örtülü dayatmalar… Öte yanda büyük bir hızla değişen şehir, dönüşen değerler, birey olma arzusu…

Ben de, birçok kişi gibi tüm bu ikilemlerle büyüdüm ve özellikle varoluşçu sorgulamalarımı epey sancılı yaşadım. Gelenekten kopmadan yeniyle karşılaşmak, yeniyi içselleştirirken eskiye haksızlık yapmaktan korkmak… Kırmamak, dökmemek… Aidiyetlerin huzurlu limanları konfor sunar bize. O durgun sularda demir atmaya alışırız. Fakat günün birinde açık denizler mutlaka çağırır. Çağırmalı da… Çünkü hayatta kalmakla yaşamak farklı şeyler. Açık denizde yol almadan yaşadığını anlayamıyor insan. Belki ilk gençlikte gemileri yakıyoruz ya da yakmak istiyoruz. Fakat yıllar geçtikçe anlıyoruz ki hem yol almak hem de gerektiğinde limana uğramak gerekir. Bu içsel gerilim, romanımın da temel dinamiğini oluşturdu.

İstanbul’un manzarası bu çatışmayı genişletti ve derinleştirdi. Çünkü İstanbul hem çok modern hem de çok kâdim bir şehir. Ayrıca her köşesi sürprizlerle dolu. Bir yanda yıkılan hanlar, hamamlar, diğer tarafta yükselen rezidanslar… Bu tezat, Gürgüler Ailesi’nin iç dünyasını da görünür kılmanın bir yolu oldu.

Kendi geçmişime dönecek olursak, mesela 90’lı yıllara gidelim. O ilk gençlik yıllarımda Fatih’ten yürüyerek on beş yirmi dakikada Beyoğlu’na giderdim. Fatih’te sobalı evler, dar sokaklar, dört bir yanda kediler… Ayrıca hayatı okuma ve anlamlandırma biçimi olarak da bambaşka bir iklim. Sonra köprüyü geçip bir anda başka bir dünyaya dâhil oluyorsunuz. Beyoğlu; ışık, renk, ses, kitapçı vitrinleri, akordeon çalan çocuklar, kapısı sokağa açılan sinemalar… Sinemaya da sık sık giderdim. Böylece içinde bulunduğum dünyadan tamamen soyutlanırdım. Bu kadar kısa sürede bu kadar farklı hayatlara tanıklık etmekten büyük bir haz alıyordum. Epey de tekinsizlik barındıran bir haz bu. Farklılıkların mozaiğini seviyorum. Bu mozaik inanılmaz besliyor beni. O yüzden kendimi bildim bileli “öteki” olanı seviyorum. Temelde en büyük meselem “öteki”ni anlamak ve hatta biraz da “öteki” olmak. Bunu yapabilmenin bildiğim en iyi yoluysa edebiyat.  

Romandaki yan karakterlerin bazıları, özellikle aile büyükleri, kuşak çatışmalarını çok belirgin biçimde taşıyor. Sizce kuşaklar arası çatışmalar günümüzde neden daha görünür hâle geldi?

Kuşak çatışmaları belki de tarihin her devrinde yaşanıyordu fakat günümüzde bu kadar görünür olmasının nedeni, teknoloji çağı ve hızla değişen dünyaya ayak uydurmakta zorlanışımız olabilir. Hiçbir şey üzerinde durup düşünmeye çok da zamanımız yok artık. Zaman kavramı giderek daralıyor. Çünkü zamanı genişletme ve yavaşlatma yollarını yavaş yavaş terk ediyoruz.  Eskiden yıllarca süren değişim süreçleri günümüzde çok daha hızlı akıyor. Dilin daralması ve değişmesi, akımlar, trendler, gösteri toplumu… Geçen hafta yaşadıklarımızın birçoğunu bu hafta anımsamıyoruz bile. Dünya hızla değişirken insan bu hıza yetişemiyor doğal olarak. Bu da üzerimizdeki baskıyı arttırıyor. Gençlerse o ritmi yakalamakta bizden daha maharetli ve cesurlar.

Kuşak farklılıklarını bir uzaklık olarak değil, yaşanması gereken bir eşik olarak görüyorum. İki taraf da aynı kapıdan geçmeye çalışıyor aslında. Biri aceleyle, diğeri ağır ağır… Ve o kapının eşiğinde yaşanan doğal gerilim, sosyal medyanın da etkisiyle, hem bireyin hem de ailenin dönüşümünü daha görünür kılıyor.

Yemekler ve sofralar romanın duygusal dokusunda çok önemli bir yer tutuyor. Sofralar sizin için neyi temsil ediyor? Neden bu kadar güçlü bir bağlayıcı unsur olarak kullandınız?

Sofralar bizim için yalnızca yemek yenilen yerler değil elbette. Sofrayı, ailenin temel dinamikleriyle ilgili en büyük ipuçlarını veren bir tür sahne olarak görüyorum. Bu bir yer sofrası mı, salonda ceviz ağacından bir masa mı, yoksa mutfakta, üzerine çiçekli bir naylon örtü serilmiş plastik bir masa mı? Tüm aile fertleri masanın başında mı toplanırlar, yoksa her acıkan kendine bir tabak yemek mi alır? Bu masadan aile büyükleri kalkmadan çocuklar kalkabilir mi? Ve bu mutfakta neler pişer, bu mutfak nasıl kokar? Bu soruları elbette çoğaltabiliriz ve aldığımız yanıtlarla, sadece o evin yemek kültürü üzerinden ilerleyerek tüm aile fertleri hakkında önemli bilgiler edinebiliriz. Bir evin gerçek ritmini çoğu zaman sofrada duyarız.

Romanımı yazarken de bunu çok derinden hissettim. Gürgüler Ailesi’nin dünyasında da sofralar çok önemliydi. Her gün aynı saatte, aynı şekilde yemek yiyen bir aile… Ve kuşaktan kuşağa hiç değişmeden, her bayram aynı reçetelerle pişirilen yemekler. Romanda sofralar benim için bir duygu mekânıydı. Karakterlerin sesleri ya da sessizlikleri çoğu zaman o kalabalık masala duyuldu; bir bardağın masaya öfkeyle konmasıyla, bir sarmanın ağza atıldığında hissettikleriyle…

Ve ne ilginç ki romanı okuyan birçok kişi bana ulaşarak, o cevizli kadayıfın, kıymalı böreğin ya da kuşüzümlü ve fıstıklı yaprak sarmanın tarifini istediler. Bu da beni çok duygulandırdı ve mutlu etti. Doğrusu, güzel sofralar ve iyi yemekler benim için de bir tutku.

Edebiyat sizin için bir sığınak mı, bir mücadele alanı mı, yoksa bir tanıklık biçimi mi?

Benim için hepsi ve bir yaşam biçimi. Bazen içine saklandığım bir sığınak, bazen dünyayla hesaplaşmaya çalıştığım bir alan, bazen de sadece tanıklık. Kimi zaman da hepsi iç içe geçmiş durumda. Ama en çok, içinde bulunduğumuz kaosu dengelediğim bir alan.

Her gün mutlaka bir yolunu bulup kitap okurum. Bunun için özel bir vakte ihtiyaç duymam. Ders arası, yolculukta, üzgünken, kırgınken, keyifliyken…  Bazen duygular yüksekken ilk birkaç satıra odaklanamasam da devam ederim, sonra mutlaka kaptırırım kendimi. Ve o kitabın kapağını kapattığımda artık kitap okumak için oraya oturan kişi değilimdir. Duygular, düşünceler, yorgunluk ya da taşma hâli, hepsi dengelenir. Yazarken de benzer bir durum yaşıyorum. Aslında hepimiz, gerçekten sevdiğimiz işlerle ilgilenirken bunu yaşıyoruz. Bir biçimde zamanı genişletip kendimize dönüyoruz. Çünkü buna ihtiyacımız var. Benim kendimi bulduğum yer, edebiyat.

Kitaplarınızın okurlarda nasıl bir iz bırakmasını umuyorsunuz? Bir yankı, bir huzur, bir yara bandı?

Aslında yazarın niyeti bir yere kadar… Çünkü okurla metin arasındaki o görünmez alanın bambaşka ve çok özel bir tarafı var. Sonrası okurun kendi yolculuğu. Ama yine de yazarken bir kapı aralamak isterim. Okur, metnin içine adım attığında kendi sesini duysun; daha önce bakmadığı ya da bakmaktan kaçındığı yanlarını görsün isterim. Yaralarını, sessizliğini, gölgesini… Bir nevi aynaya bakmak gibi… Belki de paramparça bir aynanın kırık parçalarını bir araya getirmeye çalışmaktır okurluk.  Çünkü hiç kimse kendinin tam ve bütün hâlini göremez. Aynaya baktığımızda gördüğümüz yalnızca yansımamızdır. Biz, sadece “ötekini”ni görebiliriz. Kendimizi görebilmek için de “öteki”nin aynasına ihtiyaç duyarız. Kurmaca, kendimizi görebilmek için alan açar bize. “Öteki”nin aynasını tutar. Dışta olan kabuğu kaldırıp alttakine ulaşmamızı sağlar. Ben de o alana bir kapı aralamak, bir fener tutmak, sınırları genişletmek, dibe bastırdığımızı yüzeye çıkarmak isterim yazarken. Bunu hem okur için hem de kendim için yapmayı seviyorum.

Esra Yüksel kendini  en iyi hangi 3 kelime ile anlatabilir? Bu sorudan hareketle sizi tanıyabilir miyiz?

Aslında bunu çevremdeki insanlara sorsak daha sağlıklı yanıtlar alırız sanırım. Çünkü az önce de bahsettiğimiz gibi, kendimizi ne kadar doğru tanımlayabiliriz bilmiyorum. Yine de 3 kelime seçmem gerekirse, sessiz, maceracı ve dayanıklı diyebilirim.

Sessizim, çünkü içimde çok fazla ses var aslında. Kimi zaman rengârenk bir lunapark, kimi zaman yalnızca fısıltıların duyulduğu karanlık bir bodrum… Hepimize dönem dönem olabildiği gibi… Ama hepsini kabul ediyorum artık ve yıllar geçtikçe onlarla eğlenmeyi de öğreniyorum. Belki bu yüzden, çoğu zaman konuşmaya çok da ihtiyaç duymuyorum.

Maceracı yönüme gelirsek, yalnızca büyük maceralar değil söz ettiğim. Hayatın küçük ayrıntılarında gizlenen keşiflerden de beslenen bir maceracıyım. Kendimi zaman zaman Amélie karakterine çok yakın hissediyorum.

Ve dayanıklılık… Çevremdeki birçok kişi ne kadar güçlü olduğumdan bahseder genellikle. Kırılgan yapımla beraber epey dayanıklıyımdır. Olaylar beni ne kadar derinden etkilerse etkilesin bir şekilde soğukkanlı kalmayı, göğüslemeyi başarıyorum sanırım. Belki de doğru olan bu değildir, bununla ilgili şüphelerim de var. Fakat bu henüz kendi içimde de henüz çözümleyemediğim bir mesele.

Mario Levi, kitabınızın tanıtım yazısında “Bu genç yazarın öteki kitaplarını da sabırsızlıkla beklemeliyiz” demiş. Bu sorudan hareketle sorayım;  Ufukta yeni bir kitap hazırlığı var mı?

Kıymetli hocam Mario Levi’nin yeri çok özeldir benim için. O hem hocalık yaptı, hem de bir baba şefkatiyle yol gösterdi bana. Romanımı satır satır dinledi, sevdi, yayımlamam için yüreklendirdi. Suretler İzler Gölgeler, geçtiğimiz yıl Günhan Kuşkanat Roman Yarışması’nda kısa listeye girdi. Keşke bunun sevincini onunla paylaşabilseydim. Hocamı her zaman sevgi, saygı, minnet ve büyük bir özlemle anacağım.

Öykü konusundaysa ustam, kıymetli hocam Hakan Akdoğan’dır. Onun atölyelerinde öyküye dair yepyeni bilgiler edindim ve birçok öykü kaleme aldım. Sonunda da bir dosya oluşturdum. Bu dosya yakın zamanda Tomris Uyar Öykü Armağanı Yarışması’nda uzun listeye girdi. Tahmin ediyorum yakın zamanda okurla buluşacaktır. Fakat bir yandan da içimde, temelleri ağır ağır atılan bir romanın kıpırtıları var. Zaman neler gösterir, hep birlikte göreceğiz.

 Klasikleşen bir sorum var onu size de sormak istiyorum. Elinizde sihirli bir değnek olsaydı dünyada ya da hayatınızda neyi değiştirmek isterdiniz?

Sihirli bir değneğim olsaydı, dünyayı “tamamen kusursuz” bir yer yapmak ister miydim, emin değilim. Çünkü kusursuz bir dünya, insanın kendisiyle yüzleşeceği karanlığı da yok ederdi. Bizi biz yapan şey biraz da yaralarımız, çatlaklarımız, gölgelerimiz… Ama elbette tüm bu şiddeti, öfkeyi, acıyı yok etmek isterdim. Özellikle de çocukların, kadınların ve sessiz kalanların yükünü hafifletmek…

Bir sihirli değnek, dünyayı değiştiremese bile kalpleri biraz yumuşatsaydı yeterdi aslında. İnsanların birbirini daha çok dinlediği, anladığı, ötekileştirmediği, omuz verdiği bir dünya diliyorum. Benim tüm dileğim bu.

Posted In ,

Yorum bırakın