Romantik Doğa Algısına Karşı Bir Yazar: Ozan Çakmakoğlu ile ‘Organik Cinayetler’ Üzerine

By

Ozan Çakmakoğlu Organik Cinayetler kitabı ile korku ve gerilim türünün yeni ve dikkat çekici seslerinden. Yaban hayatının romantize edilen algısını sorgulayan, doğanın hem büyüleyici hem de ürkütücü yönlerini insan hikâyeleri üzerinden anlatan bu öykü derlemesi, türün meraklıları için çarpıcı bir deneyim sunuyor. Çakmakoğlu ile yazarlık yolculuğunu, doğaya bakışını, Organik Cinayetler’in ortaya çıkış sürecini ve gelecek projelerini konuştuk. İzmir’de korku temalı girişimleri, okçuluktan akbaba kültürüne uzanan ilgi alanları ve yazma tutkusuna dair samimi paylaşımlarıyla, yazarın dünyasına derin bir yolculuk yaptım. Keyifli okumalar!

Öncelikle sizi kendi kelimelerinizle kısaca tanıyabilir miyiz?

Tabii. 1977 yılında İzmir’de doğdum. Uzun yıllar web yazılımı ve bilgi işlem sektörlerinde çalıştım. Bu arada bir arkadaşım ile İzmir’in ilk korku evini ve ardından kardeşim, müzisyen Emre Çakmakoğlu ile İzmir’in ilk korku temalı barını açıp işlettik. Amatör olarak fırsat buldukça okçulukla uğraşıyorum. Ayrıca kemikleri kullanarak dekoratif objeler ve heykeller yaptığım küçük bir atölyem var. Okumaya pek çok kişi gibi küçük yaşlarda başladım. İlgi alanım zaman içinde korku, gerilim ve fantastik öğeler içeren eserlere doğru yöneldi. İster istemez kendimi daha çok bu tarz eserlerle besledim sanıyorum. Bunun dışında eşimle her fırsatta uzun yurt dışı seyahatlerine çıkmaya, dünyayı gezmeye bayılıyorum.

Organik Cinayetler’den önce yazma çalışmalarınız var mıydı? Yine öykü müydü yazdıklarınız yoksa edebiyatın farklı alanlarında da çalışmalarınız var mı?

Çoğunlukla öykü yazıyorum, daha önce tamamladığım iki roman denemesi de var ancak onları yeniden ele alıp, enine boyuna işlemem gerek sanırım. Aslında uzun zamandır yazıyordum. Organik Cinayetler belli bir tema içerdiği için, bu temaya uygun öyküler kurguladım ve bir kitap dosyası haline getirdim. Diğer öykülerim de dağınık bir şekilde onları toparlamamı bekliyorlar.

Siz hangi tür kitaplar okumayı seversiniz ve kimleri okursunuz?

Aslında hikâyenin beni içine çektiği her türlü eseri keyifle okuyorum. Yine de en çok karanlık ya da fantastik öğelerle harmanlanmış öykülere yöneldiğimi söyleyebilirim. Durum böyle olunca da yıllardır dönüp dönüp sayısız kez okuduğum Tolkien ve Stephen King en çok okuduğum yazarlar haline geliyorlar. Elbette Lovecraft, Poe gibi öncü klasikler de vazgeçilmez. Yerli korku ve gizem yazımı da oldukça hareketli, elimden geldiğince okumaya çalışıyorum. Bu arada elektronik ve sesli kitap teknolojilerine de çok düşkünüm. Özellikle atölyede çalışırken sesli kitap dinlemek benim için bir rutin.

Kitabınız korku/gerilim türü meraklılarının oldukça ilgisini çekecektir. Organik Cinayetler’i yazmaya nasıl karar verdiniz?

Kitabın ana teması, pandemi zamanında kırlık bir alandan geçerken aklıma geldi. Eşimle, yaban hayatı hakkında toplumda yerleşmiş yanlış kanılardan söz ediyorduk. Hep şirin, hep özgürlük, yardımseverlik ve mutluluk temasıyla sohbetlere konu olan yaban hayvanlarının ne kadar zor bir yaşam mücadelesi içinde olduğunu anlatacak ancak didaktik olmayacak öyküler yazmanın keyifli olabileceğini düşündüm. Böylece bu tema üzerine yazmaya başladım.

Kitabınız yaban hayvanlarının alışılmadık günlük yaşamlarından ilham alan öykülerden oluşuyor. Fakat öykülerinizdeki kahramanlar hayvanlar değil insanlar. Neden böyle bir yola başvurdunuz?

Söylediğim gibi, insanların artık yabancılaştıkları doğayı romantik bir bakış açısıyla ele almaları bana tedirgin edici geliyor. Doğayı sevmemiz için onun cicili bicili olması ya da yaban hayvanlarının insan dünyasında hoş karşılanacak özellikleri olması gerekmiyor. Olduğu gibi tanımamız yeterli aslında. Bu nedenle söz gelimi “keşke bir kuş olsaydım, özgürce göklerde uçsaydım” gibi düşüncelere kapılan insanlara, hem tabiri caizse “o işlerin öyle olmadığını”, büyük ya da küçük bir kuşun göklerde uçabilmesinin akla gelmeyecek bedeller gerektirdiğini anlatmak; hem de okuması keyifli öyküler sunmak istedim. Bunun en iyi yolu da hayvanların başına gelenleri, insanlara yaşatmak diye düşündüm. Böylece ortaya Organik Cinayetler çıktı.

Yazmak sizin için nasıl bir deneyim? Hayatınızın neresinde konumluyorsunuz yazmayı?

Yazma çabasını hem çok yoğun bir düşünceler silsilesi içinde beni günlük yaşamdan kopardığı için keyifli, hem de yaratmanın lezzetini verdiği için vazgeçilmez buluyorum. “Yazmasaydım çıldıracaktım” gibi bir şey söylemeyeceğim ama “anlatmasam çıldırırım” daha uygun sanırım benim için. Keyifli sohbetler sırasında insanlara yaşanmış hikayeler anlatıyorum; keyifli zamanlar geçirmek için de kurgulanmış öyküler okuyor ve yazıyorum diyebilirim.

Yazmak dışında profesyonel bir işiniz de var bildiğim kadarıyla, sanatın çok alanında karşılaştığımız bir durum artık bu. Sanat sizce bir meslek midir, olmalı mıdır?

Bu sorunun yanıtı sanırım sanatçıya göre değişebilir. Kendim için konuşacak olursam, kendime ne kadar vakit ayırabiliyorsam, yazmaya ve okumaya da buna paralel olarak vakit ayırabiliyorum. Dolayısıyla yazıdan ödün verip, işime zaman ayırmaktansa tam tersi benim tercihim olurdu. Yalnızca sanatı ile geçimini sağlama fikri ise oldukça çekici ancak bunun için sanatçının kendi yetkinliklerini ayrı tutsak bile, içinde şans payı da olmak üzere çok fazla unsurun bir araya gelmesi gerekli sanırım. Uzak ama keyifli bir düş gibi açıkçası.

Doğal hayvan ölümleri sonucu ortaya çıkan, doğadan topladığınız kalıntılardan heykeller ve dekoratif objeler yaptığı bir atölyeniz var değil mi? Bu çalışmalarınızı sergilemek gibi bir düşünceniz var mı?

Bu çalışmaya ve bakış açısına “vulture culture” yani “akbaba kültürü” deniyor ve ülkemizde olmasa da aslında dünyada oldukça yaygın. Sadece akbaba kültürü temalı fuarlar ve sergiler düzenleniyor pek çok yerde. Bir sergi açmak her zaman aklımın köşesinde ancak bunun doğayla bütünleşik, ekolojik bir faaliyet olduğunu, doğayı okumayı, yaban hayvanlarını tanımayı ve daha birçok altyapı gerektirdiğini insanlara anlatamadığımız sürece, bu anlayış çerçevesinde yapılacak faaliyetler olumsuz bir bakış açısıyla yargılanacaktır diye düşünüyorum. Bu nedenle akbaba kültürünü anlatmaya çalıştığım akbabablog.net adında bir blogum var. Belki zaman içinde bir sergi açmaya da cesaret edebilirim. Sergisini kullandırmaya cesaret edecek birini bulursam elbette.

Klasik sorularımdan biridir. Elinizde sihirli bir değnek olsaydı ne yapardınız?

Bu konuda sanırım dünyanın gidişatıyla ilgili bir değişiklik yapmaktansa bencilce davranmayı seçeceğim. Açıkçası dünya bir şekilde dönüyor. Onu değiştirmeye çalışmak, kendimi fazla önemsemek olur gibi hissediyorum. Bu nedenle sihirli bir değneğim olsaydı, tüm hayvanlarla iletişim kurabilmeyi isterdim. Böylece yaşadığım bu kısa hayat gerçekten de her saniyesine değecek perisel keyiflerle ve anlayışla dolardı diye düşünüyorum.

Posted In ,

Yorum bırakın